Yağmurlu bir gecenin sabahıydı. Sonbahar iyiden iyiye, “Yolumdan çekilin ben geliyorum,” diyordu. Küçük taş, büyük taşların arasında sivrilmiş durduğundan, gelen geçen insanların ayakları genellikle ona takılırdı. O sabah kafasını suyun üstünde tutmaya çalışan küçük bir çocuk gibi görünüyordu. Sokakta her yer kuruydu, sadece onunla diğer büyük taşların arasındaki boşluklarda sular birikmişti. Kaç kişinin ona takılıp tökezleyeceğini, çamurlaşmış yağmur suyunun kimlerin kıyafetine sıçrayacağını ve işiteceği küfürleri şimdiden hesaplamıştı. Eskiden olsa böyle zamanlarda çok gergin olurdu ama artık öyle bir taş değildi.

Çok uzun zamandır oradaydı. Tabii eskiden bu kadar sivri değildi. Büyük taşlarla aynı boydaydı, intizamla dizilmiş, sıralı ve gıcır gıcırdı. Zaman her şey gibi onu da yıpratmıştı…

Zamanla diğer taşlarla araları açılmaya başladı; yağmur, kar, araba tekerleri, insanların ayakkabıları derken, bir yerde birbirlerinden koptular ama en son darbeyi yer altındaki çalışma için gelen işçiler vurdu. Tek tek söküp kenara attıkları taşları, işleri bitince rastgele yerleştirip gittiler. Yerinden hiç kımıldamamış olan küçük taş, işçiler sayesinde sokağın on metre kadar aşağısına taşınmış oldu. Üstelik manzarası da tamamen değişmişti. Önceden sadece çocuk parkına bakarken artık geceleri evlerin ışıklarını seyredebildiği daha renkli bir yerdeydi. Tabii komşuları da değişmişti. Yakınındaki her taş, yerlerinden koparılmıştı. Sokakta bir süre şaşkınlık ve telaş hâkimdi. Neyse ki kısa sürede her şey yoluna girdi. Yeni komşularını ilk günden beri tanıyormuş gibi hissediyordu. Fark ettiği şeylerden biri de aslında her taşın birbirine benzediğiydi. Demek ki nereye gitse bu duruma alışacaktı. Açıkçası bu hoşuna gitmişti. Daha önce hiç bilmediği bir şey hissetti, “Merak.” Yıllardır gördüğü manzara değiştiğinde, başka yerleri de merak etmeye başladı. Kim bilir başka hangi sokaklar vardı? Dünya sadece o sokakla sınırlı olamazdı. Küçük taş merakını yıllarca korudu. Rüyalarında bilmediği sokaklara taşındığını, yeni komşularıyla hemen kaynaştığını gördü. İşlerin her zaman istediği gibi gitmeyeceğini küçük taş da öğrenecekti…

Yıllar hızla geçiyordu. Küçük taş, manzarasındaki her noktayı gözü kapalı biliyordu. Sarı binadaki evlerin ışıkları genelde gece yarısından önce kapanmazdı. Tam karşısındaki mavi binada ise akşam on oldu mu ışıklar teker teker sönerdi. Gecesi farklı, gündüzü farklı bir dünya gibiydi sokak. Küçük taş yıllar içerisinde sokağın havasını hatmetmiş, herkesin rutinini, temizlik saatini, dükkânların kepenk sesini, ilk müşterileri, gece feneri geç söndürenleri, çapkınları, mutsuz ev kadınlarını, işinden eve bıkkın dönen aile babalarını, dünya onların etrafında dönen sevimli çocukları, en çok da haylaz olanları ezberlemişti. Sokağın gürbüz ve haylaz iki oğlanı ellerinde çubuklarla gelir, sanki hazine bulacaklarmış gibi taşların arasındaki toprakları kurcalar, gülüp eğlenir, etrafı pisletip, birbirleriyle şakalaşır sonra da ellerindeki çubukları fırlatıp koşarak kaçarlardı. Son zamanlarda haylazların oyun alanı orası olmuştu. Komşularıyla araları iyice açılmış her biri sallanmaya başlamıştı. Geçen akşam bir kadının topuğu taşların arasına sıkıştı, neredeyse düşüyordu. Allah’tan sadece topuğu kırıldı, kadıncağız haklı olarak söylene söylene evine gitti. Küçük taş suçluları çok iyi tanıyordu…

Asıl olay birkaç ay sonra oldu.

Yine yağmurlu bir sonbahar sabahıydı. Küçük taş, sokağın göremediği kısmından gelen kepenk sesinden hangi dükkân olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu. Bir anda, “güm” diye bir ses duyuldu. Yerde büyük bir sarsıntı oldu. Kamyonetten telaşla inen kişiler, “İnşallah kırılmamıştır! Babam canımıza okur. “Yok oğlum çizik bile yok. Bak!” diyerek, yerden zorla kaldırdıkları çelik kasayı tekrar kamyonete yerleştirdiler. İçlerinden biri, küçük taşın kırılan parçasını ayağıyla yolun kenarına doğru iterken, “Oğlum yerdeki taş bile kırılmış, bir şey olmadığına emin misin?” diye sordu. İçeriden gelen ses duyulmadan hızla uzaklaştılar.

Küçük taş aylarca, hatta yıllarca kendisine gelemedi. Oldukça büyük bir parçası kopmuştu. Kalan kısmı; küçük, keskin, sivri bir taşa dönüştü. Mutsuzdu. Komşularıyla da iletişimini kopardı. Rüyalarında karanlık yerlerde ve yalnız olduğunu görüyordu. Haylaz çocuklar bile artık onun yakınına gelmiyordu çünkü en son geldiklerinde ikisinin de eli kesilmişti. Ne evlerin ışıkları, ne sabahları tahmin yürüttüğü kepenk sesleri, ne de ona takılıp tökezleyen insanlar umurundaydı. Her şey boş geliyordu. İşin tuhafı artık kopan kısmıyla da ilgilenmiyordu. Olan olmuştu. Artık böyle şekilsiz, isteksiz bir hayatı da kabullenmişti. İşlerin istediği gibi gitmediğini acı bir tecrübeyle öğrenmişti…

İlkbahar mevsimi tüm canlılığıyla çıkageldi. Kışın o telaşlı eve gitme hâlleri kendini biraz daha sokakta vakit geçirmeye bırakmıştı.

Küçük taş, bir gün her şeyin sonlanacağını biliyordu. Hazırdı. Neredeyse yerinden kopmak üzereydi. Zorlu bir kış geçirmiş, komşularıyla arası iyice açılmıştı. Çevresini saran toprak gittikçe aşınıp yok olmuştu. Küçük bir çocuk geçtiğinde bile zelzele olmuş gibi sallanıyordu. Bazen biri bu acıya son versin istiyordu. O gün geldiğinde, olanlara kendisi de inanamayacaktı.

Hayatının değiştiği o gün, dükkânların kepenkleri çoktan açılmış, insanlar telaşla koşturarak işlerine gitmiş, mavi binadaki kadınlar pencereleri açarak evi havalandırmışlardı bile. Küçük taş amaçsızca etrafa bakıyordu. Üzerine doğru eğilen karanlığı fark ettiğinde bir çift meraklı gözün onu seyrettiğini gördü. İrkildi. Sanki onun canlı olduğunu biliyordu. Bu daha önce hiç olmamıştı. Kıvırcık saçlı, ince yüzündeki gözlüğün büyüteç gibi durduğu bu ilginç genç adam, sokak taşlarının rengindeki parlak gözlerini dikmiş ona bakıyordu. “İlginç,” diyordu kendi kendine, “Çok ilginç,” kafasından tutup biraz çekiştirdiğinde hiç de zorlanmadan küçük taşı yerinden kopardı. Avucuna alıp incelemeye devam etti. Güneşe doğru tutuyor, ters çeviriyor hayretler içinde, “İlginç,” diyordu. Küçük taş, dünyayı hiç bu kadar yüksekten görmemişti. Başı dönmüştü ama şikâyetçi değildi. “Belki de bu göreceğim son şeydir,” diye her şeye dikkat etmeye çalışıyordu. Büyüteç gözlüklü adam, küçük taşı havada son kez tutup, hayranlıkla bakarken, “Her yerde senin gibi bir taş arıyordum,” dedi ve onu memnuniyetle ceketinin cebine koydu.

Küçük taş, adamın bir sanatçı olduğunu ve eserlerinin dünyanın her yerinde sergilendiğini sonradan öğrenecekti. Son çalışması için aradığı taş parçasının kendisi olduğunu da…

Bu yazı sana ne hissettirdi?