Sizce İstanbul’da yaşamanın en güzel yanı nedir?
Bence sanatın, mimarinin, tarihin ve daha birçok ilgi çekici şeyin hemen yanı başımızda olması. Özellikle yılın belli dönemlerinde açılan sergiler, İstanbul’un sunduğu güzelliklerin başında geliyor. Hele Bienal zamanı, lunaparka girmiş bir çocuktan pek farkım kalmıyor. Normal şartlarda giremeyeceğim birçok yapının sergiler için açılan kapılarıysa, bana zaman makinesinde cam kenarı bir koltuk hediye edilmesi gibi.
Geçtiğimiz hafta, yazdan kalma sıcaklar eşliğinde son günlerine yetiştiğim bir sergiden bahsetmek istiyorum size.
Karaköy’deki Saint Benoît Fransız Lisesi’yle aynı yerleşkede bulunan Saint Benoît Kilisesi’nde, 212 Photography İstanbul kapsamında Macar sanatçı David Szauder’ın “Triptych: Hafıza, Kuşku ve Yazgılar” sergisini ziyaret ettim. Sanatçının kilise için tasarladığı ilginç sergi, üç farklı üretimi; hafıza, benlikle yüzleşme ve kolektif ses etrafında buluşturmuş. Işık, görüntü ve özellikle yapay zekanın kullanımı gerçekten muazzam bir tasarım olarak karşıma çıktı diyebilirim.
Geçmişten bugüne taşınan izler…
Serginin beni en çok etkileyen eseri, “Folklorik Robot Korosu” oldu. Evet yanlış okumadınız eserin adı gerçekten bu. Yan yana dizilmiş altı dijital ekranda, farklı folklorik kıyafetli robotlardan oluşan bir koro…
Tanıtımında da dediği gibi, Antik Yunan tiyatrosundaki koronun anlatıyla izleyici arasındaki duruşundan, iki dünyaya da ait olmamasından esinlenerek, bu kadim tiyatro biçimini yapay bedenler aracılığıyla günümüze taşıyor. Robotlar karakter canlandırmıyor; çağdaş bir Yunan korosu gibi gözlemliyor ve tanıklık ediyor.
Beni asıl etkileyen ise koronun müziğiydi. İçeri girdiğim andan itibaren beni kendine çeken ve dakikalarca dinlediğim o şarkı, eski bir Macar halk baladının yapay zekayla yeniden seslendirilmesiydi.
Anna’nın hikayesini konu alan bu balad, yüzyıllar boyunca aktarılan, yaşam arzusunun, evden ayrılışın tehlike ve cezayla karşılandığı bir dünyayı anlatıyor. Anna’nın hikayesi kırılganlığa, şiddete ve hayatta kalmaya; bir kadının kendi kaderini belirleyebileceği dar alana dair bir anlatı sunuyor. Yani aslında bu hikaye, yüzyıllar geçse de kadınların özgürlük mücadelesinde bazı şeylerin ne kadar az değiştiğini gösteriyor. Anna’nın hayatı başka bedenlerde hâlâ devam ediyor. Neyse ki artık bir kadının kendi kaderini belirleyebileceği o dar alanı genişletme gücüne sahip olduğunu da biliyoruz. İyi ki…
Yapay zekânın hızına yetişemeyeceğimiz şekilde ilerlemesi beni de bazıları gibi ürkütse de itiraf etmeliyim ki bu şekilde kullanılmasından çok etkilendim. Dijital bir koronun karşısında, yüzyıllardır söylenen bir halk baladının hüznünü iliklerime kadar hissederek dinlemek, unutulmaz bir deneyimdi…

