İsminin etkisi midir bilinmez oldukça korkusuz, cesur ve güçlü bir kadındı benim annem. Aliye Sultan ve Şakir Ağa’nın altı çocuğunun ilki olarak dünyaya geldiğinde yıl 1927’yi gösteriyordu.

Ailenin en büyük çocuğu olmaktan hiçbir zaman hoşnut olmamıştı. Çünkü beş kardeşini kendisi büyütmüş, âdeta onlara annelik yapmıştı. 

“Annem zevkine düşkün bir kadındı,” derdi. “İşten arta kalan zamanını babamla sohbete ayırdığı için çocuklara bakmak her zaman bana düşerdi. Karınlarını doyurmak, çamaşırlarını  yıkamak, akşam olunca ellerini, ayaklarını yıkayıp yataklarına yatırmak…”

O nedenle çok hoşlanmazdı çocuklardan. Bize de hep tek çocuk yapmamızı önerirdi.

“Çocuklara bakmaktan arta kalan zamanlarda, köyün deresinde yaşıtım kızlarla yıkanmak, en büyük zevklerimden biriydi. Bir gün iç çamaşırlarımızla dereye girdiğimizde bizi takip eden köyün delikanlıları elbiselerimizi alıp kaçmışlardı, biz  bağıra çağıra sesimizi duyurduk ama babalarımızın dayağını da yedik,” diye anlatırdı. 

Dayak deyince, bir gün Kur’an öğrenmek için gittiği camide diğer arkadaşlarıyla oradan oraya koşturup duruyor, yakalamaca oynuyormuş annem. Durumu gören hoca, “Camide oyun mu oynanır?” diye hepsini tek ayak üzerinde bekletip sıra dayağına başlamış. Tam anneme sıra geldiğinde annem, “Senin sakalına sıçarım,” deyip caminin penceresinden kaçmış.

Bu durumu sindiremeyen cami hocası dedeme şikâyete gelmiş, “Kızın benim sakalıma küfretti,” diye. “Sonunda bir güzel dayağımı yedim ama olsun. Hocanın değil, babamın dayağını yedim,” derdi. 

O tarihte böyle bir eylemde bulunmak gerçekten her yiğidin harcı değildi.Yalnızca ismiyle müsemma olan annemin harcıydı. 

Anneannem ne kadar cilveliyse annem bir o kadar erildi davranışlarında. Erkek gibi kadındı yani. Kendine çok önem verir, asla bir otoritenin baskısına boyun eğmezdi. Sanırım otoriteye ilk karşı çıkışı, cami hocasının sakalına  küfretmesi ile başlamıştı.

Kendini oldukça güzel bulurdu annem. “Çok güzel saçlarım vardı, güzel kadındım. Babanız çok zayıf ve çelimsiz bir şeydi. O nedenle pek istemedim babanızı ancak kilo alınca epey babayiğit oldu,” derdi. Hatta bu konu ile ilgili bir anısını anlatırdı. Babamla bir gün diş doktoruna gitmişler, babam muayenehaneye girmiş, o sırada diğer hasta dışarı çıkmış. Annemin yanında oturan kadın, “Sanırım kocanızın işi erken bitti,” deyince annem, “Yok anacığım  bu benim kocam değil benim kocam çok  babayiğit,” demiş. Ona göre bütün etine dolgun erkekler babayiğit. Babayiğit olan erkekler de istisnasız güzel ve yakışıklıydı.

Her şeyin en güzelini isterdi. “Tavuğum güzel olsun da bırak yumurtlamazsa yumurtlamasın,” diyen babaannesine çekmişti bu konuda.

Bakkalın güzelini, terzinin güzelini, manavın güzelini, fırıncının güzelini seçerdi. Damatlarının da güzelini istemişti ama bu noktada isteği gerçekleşememiş, babayiğit  damatlara sahip olamamıştı. Çünkü damatlarının üçü de zayıftı. Bu duruma çok hayıflanırdı. 

“Her şeyin güzelini seçtim ama damatların güzelini seçemedim,” derdi. Sanki seçecek olan kendisiymiş gibi…

Evlendiği gün atla gelin alma töreninde atın geçtiği yere halı serdirmişliği vardı annemin. “Kolay değil derdi Şakir Ağa’nın kızını aldılar, tabii ki halı serecekler yollarıma.”

Kendini bu denli önemsemesi günlük yaşamının her anına yansımıştı. Banyo ritüeli vardı mesela. Sabah erkenden kalkar, banyo sobasını yakar, kahvaltı sonrası banyoya girerdi. İki defa kese, iki defa lif yaptırırdı bize. En son banyo küvetini sıcak su ile doldurur, küvetin içine girer, yarım saat küvette kalırdı. Eğer mevsim bahar ve yaz ise ayranını; mevsim kış ise portakal suyunu küvetin içinde içer, sonra bornozuna sarılıp yatağına yatardı. Teri soğuyuncaya kadar da yatakta kalır sonra giyinirdi. O nedenle annemin banyo günlerinde biz başka bir şeyle meşgul olamazdık.                 

Anneannemin tam tersine annem, köyden şehre gelin gitmişti. Babamın mesleği dolayısıyla -babam jandarma astsubayıydı- şehir şehir gezmişti. Niğde’nin Ulukışla ilçesinde başlayan yolculuğu sırasıyla; Nevşehir, Erzincan -Çayırlı, Fethiye, Muğla Merkez olarak devam etmişti. Gittiği her yerde de en güzel evlerde oturmuştu. 

Ben ailenin en küçüğü olarak sadece Muğla’daki evimizi hatırlarım. Gerçekten çok güzel bir evdi. Bir Rum eviydi. Kapıdan girince büyük bir avlu ve avlunun ortasında büyükçe bir havuz vardı. Dıştan ve içten merdivenli dubleks bir yapıydı. Alt katta iki büyük kiler odası, mutfak, odunluk; üst katta ise üç oda ve bir salon vardı. Salonun duvarında ise nişler mevcuttu. Çocukluğum bu evde geçmişti.

Annem  ve komşu kadınlar öğleden sonraları sandalyelerini alırlar, hep beraber dar sokağın iki tarafına sıralanırlar ve sohbete başlarlardı. Bu sokak sohbetleri onların en büyük eğlencesiydi. 

Babam rahatsızlığından dolayı malulen emekli olunca, annem Tarsus’ta bir arsa aldırmıştı babama. Güzel ve kullanışlı bir ev yaptırma çabasıyla sokak sokak gezip evlerin dıştan görünüşlerini incelemiş, en sonunda gözüne kestirdiği ve görünüşünü çok güzel bulduğu bir evin zilini çalıp, sahibinden izin isteyerek evi gezmiş ve o evin planının aynısını uygulatmıştı. Yani planın da güzelini bulmuştu. Evi yapan müteahhit güzel miydi orasını pek bilmiyorum. Görmüşlüğüm yoktu ama kesin gözüyle bakıyorum. Bu konuyu da atlamamıştı annem eminim.

Dedesi Şekerci Fazıl’ın genlerini taşıdığı için şekere, tatlıya, çikolataya epeyce düşkünlüğü vardı annemin. Hiçbir şey bulamazsa tahin pekmezle, balla giderirdi bu düşkünlüğünü. Ancak bu durum zaman içinde kendisine diyabet olarak geri döndü. Buna rağmen yine de vazgeçmedi bu alışkanlığından. Çarşıdan gizlice baklava alır, mutfak dolabının altına saklardı.

Bir gün hiç unutmam, kafasını yukarı kaldırdı “Ne olurdu sanki Allah’ım, şu tatlıları rahatça  yiyebilseydim. Yani ben şimdi bunları rahatça yiyemiyorum diye sen orada çok mu mutlusun?” diyerek sitemde bulunmuştu.

Ekmeğe de oldukça düşkündü, özellikle de pideye. Kahvaltı sofrasında pide, olmazsa olmazlarındandı. Her seferinde bizden çekinir gibi yapar “Durun! Ben ekmeğimi kararlarım,” deyip bir bütün pidenin ucundan azıcık bölerdi. Kalan tarafı kendisine alırdı. “Tamam boşuna bakmayın, ben ekmeğimi kararladım,” der, bizim şaşkın bakışlarımız arasında bitirirdi pidesini. En çok da tereyağı sürerdi pidenin üzerine. 

Fizan’da dahi olsa o tereyağını getirtir, onsuz bir hayat düşünemezdi. Hatta bir keresinde köylü bir kadından deneyerek aldığı, bidona basılmış tereyağının altının boş çıkması sonucunda  epey hüsrana uğramıştı. Üstelik bu tereyağından bütün aile fertlerine de aldırtmıştı. Kandırıldıklarını anladıklarında ablam, “Senin bu tereyağı sevdan yüzünden bomboş bidona para verdik,” deyip çok kızmıştı anneme.  O da “Bir kez yanılan puşt olmaz,” diyerek cevap vermişti. Puşt olmamak için midir bilinmez bir daha hiç yanılmamıştı gerçekten. 

Yaşlandığında vücudunda oluşan deformasyonları hep şeker hastalığına bağlardı. Bir gün tırnaklarını keserken, “Zerin şu tırnaklarım ne güzeldi, şimdiki hâline bak, hep şeker yüzünden!” demişti. “Haklısın anne, yaşınla ilgisi yok tabii bu durumun,” dediğimde, “Sen de her şeyi yaşa bağlıyorsun, başka bir şey bilmezsin zaten,” deyip epey kalaylamıştı beni.

Yine bir gün ellerini bana doğru uzattı, “Görüyor musun şu ellerimi, ne kadar da kırışmış,” dedi. Ben de, “Anne ben senin doğurduğun evladınım. Benim bile kırıştı ellerim,” dediğimde, “Ama seninki benimki gibi mi?” demişti.

Berrak bir hafızaya, müthiş bir yaşam enerjisine sahip olduğu için hiçbir zaman yaş mevzusunu gündeme getirmezdi annem. “Yaşlandım artık,” demedi bir güne bir gün. Seksen bir yaşındayken ölümünden bir gün önce, “Zerin kuaförü çağıralım da eve gelsin. Şu kaşlarımı bir alsın,” demişti. Üstelik de kalçasını kırmış, yatakta yatıyorken… 

Kıyafetlerine gösterdiği özen konusunda annesine çok benzerdi. Aliye Sultan gibi göğüs dekolteli elbiseler giymezdi ama elbiselerini özel olarak diktirirdi. Ayakkabı ve çantasının deri olmasına özellikle dikkat eder, alışveriş için Adana’ya giderdi.

Sadelik ön plandaydı onun için. Gerek eşyalarında, gerekse kıyafetlerinde hep sadeliğin izleri görülürdü. Saçımı açık kızıla boyattığımda çok abartılı bulmuş, “Saçın bayrak gibi olmuş, çocuklar karşısında andımız ve İstiklal Marşı’mızı okurlar artık,” diyerek çok tepki göstermişti.

Gezmeyi eğlenmeyi çok severdi annem. Haftanın en az bir günü Tarsus sokaklarını arşınlar, kebabını yer, şalgamını içer, sonrasında Keleşoğlu Baklavacısı’ndan tereyağlı baklavasını, onun karşısındaki çerezciden de antep fıstığı ve kabak çekirdeği alır eve dönerdi.

Çok zeki ve hazır cevap biriydi annem. Bir gün ablamların yazlığına gittik. Mersin’de yazlıklar çok katlıdır. Ablamların yazlığı da altıncı kattı. Annemle sitenin bahçesine girdik. Annem arabadan indi. O sırada ablamın karşı komşusu altıncı kat balkonundan seslendi. “Neriman Teyze hoş geldin, nasılsın?” diye. Annem hiç oralı değil tabii. Çünkü kadını pek sevmiyor. Komşu tekrar, “Neriman Teyze niye bakmıyorsun?” deyince annem, “Ne yapayım anacığım bakayım da arkama mı düşeyim?” dedi.

Hem genlerinden hem de babamı çok erken yaşta kaybettiğinden olsa gerek, oldukça korkusuz bir yapısı vardı annemin. Bir gün tek katlı müstakil evinin pencere demirini kesmeye çalışan hırsızın tıkırtısına uyanan annem, usulca diğer pencereyi açmış, sakin bir şekilde, “Kes kes demiri, gir içeri. Babamın bokunu bulursun evde,” deyince hırsız, birkaç saniye afallamış, tırmandığı pencereden atlayıp kaçmış. “Anne, Allah aşkına hiç mi korkmadın, bağırmadın?” diye sorduğumuzda, “Aman ne korkacağım o korksun benden,”  demişti. 

İki defa kalçasını kırmışlığı vardı annemin. İlkinde çok çabuk ayağa kalktı ancak ikincisi kolay olmadı. Yatağa bağlı kaldı, kalkamadı bir türlü. Şeker hastalığından dolayı ameliyat yeri iyileşmedi ancak yaşam enerjisi hiç değişmedi. O nedenle ben, annem hiç ölmez diye düşünürdüm. Ne yazık ki bir sabah 1 Kasım 2008’de şeker komasına girerek seksen bir yaşında bizlere ve çok sevdiği dünyaya veda etti annem.

İşte ben o gün sadece annemi değil, çocukluğumu da kaybettim. Çünkü artık yanında şımarabileceğim kimsem yoktu.    

Bu yazı sana ne hissettirdi?