Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Aliye Sultan ile Şakir Ağa

       Aliye Sultan, altı kardeşin en küçüğü olarak Mersin’in Tarsus ilçesinde dünyaya gelmişti. Şehrin en tanınmış şeker imalatçılarından nam-ı diğer Şekerci Fazıl’ın güzeller güzeli kızı, benim ise hayranlık duyduğum anneannemdi o.

      Onun hikâyesini annemden hep işitmiştim. Kendisi nedense geçmişinden bize pek söz etmezdi. Daha doğrusu bize fazla zaman ayırmazdı çünkü biricik kocasıyla geçirdiği sohbet anları onun için çok daha kıymetliydi. Bu nedenle anneanneme ait, hatıralarımda kalan en önemli şey, dedemle göz göze, diz dize yaptığı sohbetlerdi. Bu sohbetlerde en çok babasından söz ederdi.

      Anneannemin babası Fazıl Dede, işinde kendisine yardımcı olacak bir erkek çocuğu hayaliyle başladığı yolculuğuna altı kız çocuğu sahibi bir baba olarak devam etmiş; erkek çocuğu özlemini ise mesleğini öğretmek amacıyla yanına çırak olarak aldığı yetim bir erkek çocuğuna babalık yaparak gidermişti. Ancak, bu baba-oğul ilişkisi uzun soluklu olmamış, ailenin ortanca kızına aşık olan genç adam, bu olayı kabullenemeyen ve bunu bir ihanet olarak algılayan Fazıl Dede tarafından evden uzaklaştırılmıştı. 

       O gencin ahı mıdır bilinmez, çok geçmeden biricik eşi rahatsızlanan Fazıl Dede doktorların tebdil-i hava tavsiyesine uyarak şehre yakın bir köy olan Hamamkurbi (hamama yakın) yeni adıyla Yunacık köyünden bir arsa alıp ev yaptırmış. Kızları ile birlikte eşini buraya yerleştirmiş, eşi iyileşinceye kadar da yaz aylarını köyde geçirmeye başlamıştı.

      Şehirden gelen bu altı genç kız ise köyde bulunan bütün ahalinin dikkatini çekmekte gecikmemişti. Uzun saçlı, sarışın, oldukça güzel olan bu kızlar, kısa sürede köydeki erkeklerin yüreğini hoplatmayı başarmışlar, ancak köy hayatına alışık olmadıkları için köyün delikanlılarına pek yüz vermemişlerdi. Anneannem ise kardeşlerinden farklı olarak köyün muhtarı  ve çiftlik sahibi olan dedemin ilgisine daha fazla karşı koyamamış ve büyük bir aşka doğru pupa yelken ilerlemişti. Fazıl Dede o güne kadar eli sıcak sudan soğuk suya doğru dürüst değmemiş olan küçük kızı Aliye’nin köy hayatında zorlanacağını bilmesine rağmen  yine de kızının evlilik kararına saygı duymuş ve onay vermişti. 

      Gösterişli bir gelin alma töreni ve yemekli bir düğün sonrası anneannem kendini zorlu bir çiftlik hayatı içinde bulmuştu. Bir avlunun içinde yer alan çiftlik evinde eltiler, eltilerin çocukları, kocasını Rus Savaşı’nda kaybetmiş ve eşinin askere giderken soyduğu portakalın kabuğunu yastığının altında saklayan ve o portakal kabuğu ile gömülmeyi vasiyet eden bir kayınvalide… Günlük işler, pamuk tarlasında çalışan işçilere yapılan yemekler, inekler, keçiler, koyunlar, bulgur yapımı, salça yapımı, ekmek yapımı, Yemen’den getirtilen kahvelerin el değirmeninde dövülmesi, tavukların yemlenmesi, kuyudan su çekilmesi derken anneannem Şakir dedemin aşkıyla bütün bu sorumlulukların üstesinden gelmeyi başarmış ve o kadar işin içinde de ikisi kız dördü erkek olmak üzere toplam altı çocuk sahibi olmuştu Anladığım kadarıyla bir gece bile başım ağrıyor dememişti dedeme. 

      En yorgun olduğu anlarda bile anneannem dedemle sohbet etmeden yatmamış. Bu sohbetler zaman içinde âdeta bir ritüele dönüşmüştü.

       İşin ilginç tarafı, anneannem şehirli yönünü hiçbir zaman unutmamıştı. Evet köye adapte olmuştu olmasına ama, giyim kuşam yönünden hep şehirli kalmıştı. Hatta hatırlarım, yetmiş yaşlarındaydı anneannem.  Göğüs dekolteli elbiseler giyerdi. “Anneanne, bu yaşta ne bu böyle?” derdik. “Ne yapayım yavrum, gençlik gidiyor ama puştluk gitmiyor,” der, çapkınca gülümserdi.

        Elbiselerini özel olarak Tarsus’taki bir terziye diktirirdi. Genellikle kare yaka, jorjet kumaştan yapılmış bu elbiseler içinde salım salım salınırdı. Köyün kızları evlenecekleri zaman çeyiz dizmek için şehre alışverişe gideceklerse, bilirkişi olarak yanlarında anneannemi götürürlerdi. Anneannem kare yaka elbisesini giyer, başına siyah krepten yapılmış bir örtüyü iki yandan sarkıtarak bırakır, arz-ı endam ederek yola çıkardı. Lafı sözü dinlenir bir kadındı anneannem. Şehirden köye gelin geldiği için midir bilinmez, herkesin üzerinde saygı uyandırırdı. Kocası tarafından şımartılan kadınların havası vardı onda. Güçlü, korkusuz ve ödün vermez, özgüvenli…

       Şakir Dedem anneanneme hep “Aliye Sultan” diye hitap ederdi. Ona sormadan hiçbir şey yapmaz, onsuz bir yere adım atmazdı. Her konuşmasında “Aliye Sultan, Allah beni senin arkana bırakmasın,” der dururdu, ama öyle olmadı maalesef. O güzeller güzeli Aliye Sultan yetmiş bir yaşında felç geçirdi. İki yıl sonra da hayatının aşkı, biricik kocasını geride bırakarak aramızdan ayrıldı.

       Dedem ilk altı ay inzivaya çekildi. Kimseyle görüşmedi, gelmedi, gitmedi, görünmedi, yaşamadı âdeta. Altı ayın sonunda köy kahvesine çay içmek için gittiğinde onu tanımakta güçlük çekti herkes. O bildikleri Şakir Ağa’dan eser kalmamıştı. Ara sıra şehre çocuklarının  yanına geldi gitti ama kesmiyordu bu onu. Bir seyyah gibi alıp başını gitmek istiyordu. “Duramıyorum buralarda,” diyordu. Gerçekten duramadı da…

        Tarlalarından bir kısmını sattı. Adana senin, Niğde benim; Ankara annemin, Antep babamın hesabı gezip durdu. Şehir sokaklarını arşınladı, otel odalarında konakladı. 

        Ta ki alıp götürdüğü baş, yine aynı baş olunca ve değişen bir şey  olmayınca seyahatlerine son vererek köyüne, Aliye Sultan’la dolu anılarına geri döndü. 

        Öldüğünde, geride on beş giyilmemiş gömlek, on beş giyilmemiş şalvar, köşesi oyalı, beyaz bir bohçaya sarılmış anneannemin siyah krep örtüsü, annesine ait iki adet ceşm-i bülbül nargile şişesi ve gıpta edilecek büyük bir aşk bıraktı.   

zerin köksal
zerin köksal
1964 yılında Mersin'de doğdum. İlkokulu Muğla'da, ortaokul ve lise eğitimimi Tarsus'ta tamamladım. Üniversite mezunuyum. Emekli öğretmenim. İzmir'de yaşıyorum.Bir kızım var. İzmir Chp İl delegesiyim. ÇYDD üyesiyim.

POPÜLER YAZILAR