“Domates, biberrr, patlıcannn!” modunda kendimi yine pazarda buldum. Çocukluğumdan beri en sevdiğim, hayatın en içinden yerlerdir pazarlar. Tezgâhları gezerken kasa kasa domateslerin olduğu tezgâhta durdum. İçlerinden bir kilo seçmek için eğildim. Aynı kasada duran domateslerin hiçbiri birbirine benzemiyordu. Kimi fazla kırmızıydı, kimi hâlâ yeşil, kiminin üzerinde ince bir çatlak… En kusursuz görünenleri ararken pazarcı elini uzattı.

“Seçmece abla, hepsi aynı tarladan.”

Aynı tarladan… Garip bir cümleydi.

Aynı yağmurla ıslanmış, aynı güneşle pişmiş, aynı topraktan beslenmişlerdi. Ama hiçbirinin hikâyesi bir diğerine benzemiyordu.

İnsanlara da biraz böyle bakıyoruz galiba. Aynı sırada oturan çocuklardan aynı başarıyı bekliyor, aynı yaşa gelen insanların benzer yollardan geçmiş olması gerektiğine inanıyoruz. Aynı yılın içinden geçtiğimizden, hepimizin o yılı aynı hafızayla bitireceğini sanıyoruz.

Oysa birinin yılı zaferlerle, diğerininki uzun bir bekleyişle, bir başkasınınki ise sessiz vedalarla geçmiş oluyor. Fark edemiyoruz takvimin aynı ama hasadın başka olduğunu.

Belki de hasat zamanını derin kılan şey tam olarak bu: Sonuçları hep birlikte görüyoruz ama hikâyeleri kimse bilmiyor. Daldaki bir meyveyi fark ediyoruz; fakat o meyvenin kaç gün güneş aradığını, kaç gece soğuğa direndiğini ya da kaç defa kuraklıkla sınandığını bilmiyoruz. Bir insanın yüzündeki gülümsemeyi görüyoruz ama o gülümsemenin oraya yerleşene kadar hangi yollardan geçtiğini göremiyoruz.

Aslında sırf bu yüzden sonbaharı seviyorum. Yaz gibi kendini kanıtlamaya çalışmıyor. Gösterişsiz. Bir şeyleri gizlemekten de vazgeçiyor. Ağaç, artık yapraklarını tutmak için çabalamıyor. Tarla, aylardır göğsünde sakladığını cömertçe ortaya döküyor. Dal, taşıdığı yükü yavaşça yere bırakıyor. Geriye tuhaf, yalın bir dürüstlük kalıyor: İşte buradayım. Bu kadar büyüdüm. Bu kadarını taşıyabildim.

İnsanın kendi iç ikliminde de böyle zamanlar var. Bir yükün ne kadar ağırlaştığını, ancak onu artık taşıyamaz hâle geldiğimizde fark ediyoruz. Sonra bir gün dönüp arkamıza bakıyoruz ve fısıldıyoruz. Demek bunun da sonuna gelmişiz.

Hasat ambarları doldurduğumuz için değil; bazı şeylerin artık eskisi gibi bizimle kalamayacağını kabullendiğimiz an başlıyor.

Sanırım her sonbahar bize aynı hakikati fısıldıyor. Her şeyin bir vakti var. Toprağın da insanın da…

Ve bazı şeyleri dalında biraz daha bekletmek onları daha kıymetli kılmıyor. Sadece geç kalmış oluyoruz.

Elimde bir kilo domatesle tezgâhın başından ayrılırken pazarcının sesi arkamdan geliyor yine. Aynı tarladan abla, hepsi aynı… Zihnimde aynı Barış Manço şarkısı dönmeye devam ediyor ama bu kez ritmi biraz daha yavaş, biraz daha dingin…

Bu yazı sana ne hissettirdi?