Bazı ayrılıklar bir kapının sertçe kapanmasıyla olmaz. Bizimkisi de öyle olmadı. Ne büyük bir kavga vardı ardında ne de geri dönülmez cümleler…
Bir gün, birbirimize söyleyecek bu kadar çok şeyimiz varken sustuk. Sonra o sessizlik, aramızdaki en uzun konuşma oldu. Her şey aslında tek bir anla başladı. Bir hata… Kırılan bir güven… Ve ardından, aynı gökyüzüne bakıp artık aynı yere bakamayan iki insan…
İnsan ayrıldığı günü unutmuyor sanıyor, Ama asıl ayrılık, günler sonra geliyor. Sokakta yürürken gördüğün komik bir şeyi ona anlatmak isteyip telefonunu cebinden çıkardığında… Bir şarkıyı duyup “Bunu kesin severdi,” diye düşündüğünde… Bir şehre gidip, “Buraya birlikte gelmeliydik,” dediğinde… Sonra elini yavaşça telefondan çektiğinde… İşte o an anlıyorsun. Aşk bazen bir vedayla bitmiyor! Anlatacak şeyin kalmasına rağmen anlatacak kimsenin kalmamasıyla bitiyor.
İlk zamanlar bekledim. Belki ararsın diye… Belki gururum yenilir, kapını çalarım diye… Sonra beklemek, fark ettirmeden hayatımın içinden çekildi.
Bir sabah uyandım. Telefonun sesi artık kalbimi yerinden oynatmıyordu. Beklemek bitmişti. Ama umut… O, insanın içinde sessizce askıda kalmayı biliyordu.
Hayat devam etti. Sabahlar oldu. Akşamlar oldu. Mevsimler değişti. Dışarıdan bakınca her şey yerli yerine oturmuş gibiydi. Oysa insan bazen iyileşmiyor. Sadece acısıyla yaşamayı öğreniyor. Uzun zaman seni suçladım. Sonra kendimi. En sonunda ikimizi de… Ve anladım ki bazı hikâyelerde suçlu aramak, denize düşen bir yıldızı avuçlarınla yakalamaya benziyor. Ellerin ıslanıyor. Ama gökyüzü eksik kalmaya devam ediyor.
Yıllar sonra eski fotoğraflarımıza rastladım. Uzun süre aynı kareye baktım. Fotoğraf aynıydı. Değişen bendim. O karede iki insan vardı. Birbirine güvenen… Birlikte yaşlanacaklarına inanan… Hayatın, en büyük yaralarını en sevdiğin insanın açabileceğini henüz bilmeyen iki insan… Fotoğrafı kapattım. İlk kez ağlamadım. Çünkü o gün anladım ki ben seni değil, seninle kurduğum geleceği kaybetmiştim.
İnsanın en ağır kaybı, bir insan değildir. Bir “ihtimal” dir. Birlikte gidileceği düşünülen yollar… Hiç tutulmamış ellerin hatırası… Hiç yaşanmamış bir ev… İnsan bazen yaşadıklarını değil, yaşayamadıklarını ömür boyu taşır. Belki de bu yüzden bazı aşklar bitmez. Ne tamamen geçmişe karışırlar ne de geleceğe ulaşabilirler. İki zamanın arasında asılı kalırlar.
Her insanın içinde, kimsenin anahtarını bilmediği bir oda vardır. İlk kahkahanın yankısı oradadır. İlk dokunuşun sıcaklığı… Söylenememiş son vedanın sessizliği… İnsan o kapıyı açmaz. Bazı odalar unutulmak için değil, hatırlamanın canını acıttığını unutmamak için vardır.
Bugün biri bana, “En çok neyi özlüyorsun?” diye sorsa, adını söylemem. Çünkü özlediğim sen değilsin. Senin yanındayken inandığım hayat. Hiç yaşanmamış ama hâlâ içimde yaşayan o ihtimal. İnsan, en çok yaşayamadığı hayatın yasını tutuyor. Ve bazı aşklar… Bitmiyor. Ne tamamen gidiyorlar ne de gerçekten kalıyorlar. Sadece zamanın bir yerinde bekliyorlar Sessizce, dokunulmadan, alınmayı bekleyen eski bir emanet gibi…
ASKIDA.



