Bir fincan kahvenin dibinde kalan telveye hiç uzun uzun baktınız mı?
İnsan bazen kendi hayatını bile orada görebiliyor. Karışmış, dağılmış, çökmüş ama hâlâ iz taşıyan tortular…
“Tortu” kelimesi çoğu zaman olumsuz çağrışımlar uyandırır. Kirli olanın, işe yaramayanın, tıkalı olanın, geride kalanın adıdır tortu. Oysa hayatın en gerçek tarafı biraz tortuludur. Çünkü hiçbir şey tamamen berrak değildir; ne denizler ne şehirler ne de insanlar…
Zaman geçtikçe insanın içinde de bir şeyler birikir. Kimi zaman bunları bilinçli olarak saklarız, kimi zaman da farkına varmadan derinlere iteriz. Söylenmemiş cümleler, yarım bırakılmış vedalar, yok saydığımız anılar… Üstü örtüle örtüle unutuldu sanılan her şey, sonunda bir tortu gibi dibe çöker. Sessizce, görünmeden ve belki de bir daha hiç ortaya çıkmayacakmış gibi…
Galiba insan en çok neyi içinde biriktirirse farkında olmadan onunla yaşıyor, hayatını da o şekillendiriyor.
Çocukluğumuzdan kalan bir ses tonu mesela…
Çocukken yaptığımız bir yaramazlığın suçluluğu…
Anne ya da babamızın söylediği, o an önemsiz görünen ama yıllarca içimizde yankılanan bir cümle…
Ya da yarım kalmış bir aşkın bıraktığı ince sızı…
Modern dünya bize sürekli “hafifle” diyor. Geçmişi sil, boş ver, kırgınlıkları unut, yeniden başla, yola devam et… Söylendiği anda bunu gerçekleştirebilen var mı peki?
Bizi yalnızca mutlu anılarımız, parlak başarılarımız ya da neşeli günlerimiz oluşturmuyor. Kırıldığımız yerler, sustuğumuz zamanlar ve aşamadığımız acılar da kim olduğumuzu anlatıyor. Hatta çoğu zaman insanı en çok şekillendirenler, tam da bunlar oluyor.
Doğa bile tortusuz değilken insan neden olsun?
Nehirler yıllarca taşıdıklarıyla yeni topraklar oluşturur. Deniz, kıyıya bıraktığı tortularla zamanı biriktirir. Bilim insanları milyonlarca yıllık geçmişi kaya katmanlarında okur. Demek ki tortu yalnızca bir kalıntı değil; bir hafızadır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar hemen unutulmaz. Çünkü içlerinde yaşanmışlık vardır. Acının, sevginin, sabrın bıraktığı bir tortu… Yüzeyi kusursuz görünen insanlar bazen derin değildir ama hayatın içinden geçen insanların gözlerinde mutlaka bir birikmişlik olur.
Bugün herkes parlamaya çalışıyor. Oysa ışık kadar gölge de insana aittir. Çünkü en gerçek hikâyeler pürüzsüz değil, iz taşıyan hikâyelerdir.
Ben artık tortunun bir yük olduğuna inanmıyorum.
Tortu, yaşamış olmanın en güçlü kanıtıdır.
Hiçbir şey biriktirmeden yaşamak mümkün mü gerçekten?
Hiç iz bırakmadan sevmek?
Hiç yara almadan büyümek?
Sanmıyorum.
Belki de mesele tortudan kurtulmak değildir. Çünkü insan yaşadıklarını silerek değil, onlarla yaşayarak büyür. Bazı tortular insanı kirletmez, derinleştirir.
Ve bazen hayat, tam da dibe çöken yerden yeniden filizlenir.



