Şahane geçen monoton hayatında, kendine yabancı bir gölge olarak savrulup dururken ansızın bir kayaya çarpmıştı zihni. Uyanış işte tam da o anda başlamıştı. İlk olarak üzerine uymayan kıyafetleri ve kendine ait olmayan maskeleri çıkarıp atmış, sürüden ayrılıp geçmişin karanlık dehlizlerinde unuttuğu özünü bulmak için düşmüştü yollara. Ve aynadaki surete bakıp gülümseyerek “MERHABA!” demişti…
Neredeyse yarım asır önce aynanın karşısında edilen ilk yemin, doksan yıllık bir ömrün rüzgârında savrulup gelmiş; şimdi bu sessiz odanın duvarlarında yankılanıyordu. Dün gibiydi… Kalabalıklardan sıyrılarak kendi yolunu çizmeye karar verdiği o ilk gün…
Zaman, avuçlarının arasından kayıp giden savruk bir kum tanesi değil; ruhunun kuytusunda biriken, sular çekildikçe geriye o ham ve işlenmemiş cevheri bırakan zapt edilemez bir nehir gibi akmıştı. Yatağa uzanmış, geçmişin haritasını ve çizgilerini arar gibi nice zamandır gözlerini diktiği tavanı izliyordu. Zaten yaşlanmak dediğin; tavandaki o küçük lekeyi her gün eski bir dost gibi selamlamaktan öte, o soğuk beyazlıkta yaşanamamış gençlik hayallerinin cenaze merasimini izlemekti.
Odanın köşesindeki eski konsolun üzerinde duran altın varaklı ayna, geçen onlarca yıla rağmen aynı dilsiz tanıklıkla olduğu yerde duruyordu. Birer birer çıkarılıp bir köşeye fırlatılmış sahte gülüşlerin, başkalarının beğenisine sunulmuş eğreti maskelerin ardından geriye kalan o saf, çocuksu çıplak varlık; doksan yıllık zaman kuyusunda demlediği, içsel keşiflerle kendi masalsı dünyasını kurmuştu. Bu derin zihinsel aydınlanmanın ortasındayken bile kafasına taktığı okuma gözlüğünü arayacak kadar insani bir dalgınlığı muhafaza ediyordu. Pencereden içeri süzülen güneşin sarı, altınımsı ışığı odanın ahşap döşemelerine yayılırken, vakitlerin en ince, en hassas yerine gelindiğini fısıldıyordu.
Bu, faniliğin soğuk bir hesaplaşması değil; insanın kendi hakikatiyle ve hayatın tuhaf mizahıyla teke tek kaldığı derin bir uyanışın vaktiydi. Beden, yaşın verdiği kaçınılmaz yorgunlukla sakince dinlenirken; zihin, zamanın yatay akışından sıyrılmış, kendi alegorik dehlizlerine süzülmeye başlamıştı. Dışarıda hafifçe esen rüzgâr, bahçedeki ihtiyar çınarın sararmış yapraklarını tek tek toprağa düşürürken; her bir yaprak, insanın kendi özüne giden yolda soyunduğu bir başka katmanı, bir başka yanılsamayı simgeliyordu. Hayat ne garip bir kurguydu; gençliğinde dünyayı kurtarmak için yollara düşen insan, ömrünün ikindisinde televizyonun kumandasını nereye koyduğunu ararken buluyordu kendini. Bütün o felsefi derinlik, protez dişleri bir bardak suda unuttuğun an karizmayı yerle bir etmeye yetiyordu.
Derken derin bir sessizlik kapladı odayı. Sustu yolcu… Bütün o dünyevi gürültü, başkalarına kendini kanıtlama telaşları, mahalle baskısıyla taktığı sahte maskeler ve dayatılan kalıplara uyma gayretleri bir anda eriyip gitti. Bu ölümlü evrende sürdürdüğü o uzun, yorucu ama kutlu kendini arayış serüveni bitiyordu artık. Ne bir sorgu vardı ufukta ne de bir sual… Her şey o kadar berrak, o kadar şeffaftı ki. Kendine varmış olmanın, ecel denilen o kaçınılmaz menzille aynı hizada durmanın tatlı tebessümü kaplamıştı içini. Mesele başından beri menzile varmak değil, yürüyüşün kendisini bir simya labirentine dönüştürebilmekti.
Ruh, henüz terk etmemişti doksanlı yaşların yorgunluğunu taşıyan emektar konağını. Kabuğundan sıyrılmadan hemen önce, son defa daldı derin düşüncelere. Kendi hayat labirentinde bir anlık sitem, hafif ve ironik bir şaşkınlık dalgalandı: Yaşayacağı onca şey varken ve kıymetli vaktini nevrozlarla tüketmeyip tadını çıkaracağı bunca nimet dururken, bu apansız son elçi neden şimdi gelmişti?
Takvimlerin, mevsimlerin yaprakları döküldü gözlerinin önünde. Günler, aylar, koca yıllar nasıl da bir rüzgâr gibi akıp geçmişti? Daha dünkü çocuk o değil miydi? Sürüden kopup aynanın karşısında özüne ilk kez “Merhaba!” diyen, kendi anlatısını yazmaya koyulan cüretkâr ruh kendisi değil miydi? Ne ara devirmişti doksanlı yaşları, gelmişti bu nihai aynanın karşısına? İçinde bir yerlerde hâlâ tamamlanmamış bir hikâye, yazılmamış dizeler vardı sanki; kendini bulma yolculuğu henüz bitmemişti ki… İnsan doksanına da gelse, içindeki sekiz yaşındaki o haylaz çocuk hâlâ tırmandığı ağacın tepesinden inmek istemiyordu işte.
Hayıflandı sonra. Zihninin kuytu köşelerinden sızan kırık dökük hatıralarla, muzip bir tebessümle duraksadı. Aynı çatının altında bir ömrü paylaştığı, kendi hakikatine giden yolda ona ayna olan can yoldaşı geldi aklına. Dargın kalmışlardı… İki mağrur ruh, küçücük bir derdi nasıl da koca bir Çin Seddi’ne dönüştürmüşlerdi? Oysa insanın en çok sarılmak istediği kişiye sırtını dönmesi, hayatın bize oynadığı en kalleş oyundu. Ne büyük bir gafletti bu özlem ânında fark edilen! Acı tatlı anılar, derin hüzünler ve şahane kahkahalar biriktirmişlerdi o küçücük yuvalarında. Gururun zifiri karanlığına kurban edilen dargın zamanların, sönmüş bir ateşin dumanı gibi uçup gittiğini gördü bilincin ışığında. Şimdi yanında olsa, yine o lüzumsuz tartışmayı baştan açmaya razıydı; yeter ki kederli sessizlik kokan oda onun sesiyle dolsaydı.
Ardından evlatları belirdi zihninin aydınlık penceresinde. Her biri kendi özünü bulmak üzere yollara düşmüş, başka hayatlar kurmuş o can parçaları… Candan öte, kendi varlığından dünyaya saçılan en hakiki ışık huzmeleriydiler. Şimdi hayat gailesiyle gözden ıraktılar belki, her biri kendi labirentinde koşuşturuyorlardı ama gönülden asla uzaklaşmamışlardı. Şefkatli ve ironik bir hüzün kapladı içini. Onsuz nasıl devam edeceklerdi kendi yollarına? Akşam yemeğinde tuzu yine fazla kaçırdıklarında kim onları uyaracak, kendi aynalarıyla yüzleştiklerinde kim arkalarında duracaktı? Ağır olan gitmek değil, onların seni hatırlarken gözlerinde birikecek biçare yaşları şimdiden hissetmekti. En çok da artık onların saçlarını okşayamayacak olmak yakıyordu canını. İnsan büyüttüğü evlatlarının kalbinde zamanla bir fotoğrafa ve ara sıra ziyaret edilecek bir mezar taşına dönüşeceğini anladığında, göğsündeki o son kaburga kemiği de sessizce kırılıyordu.
Tam o anda, içinde binlerce hatırayı barındıran bir damla yaş süzüldü gözlerinden. Artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini, zamanı geriye döndüremeyeceğini, bu bedensel formda umarsız kaldığını anladığında negatif düşüncelerinden sıyrıldı. Yaşamak dediğin, biriktirdiğin her şeyi sonunda tek bir gözyaşına sığdırıp tek başına gitme sanatıydı. İçini kaplayan derin bir rıza, kaçınılmaz bir kabulleniş ve özünü eksiksizce bulmuş bir bilgenin huzuruyla teslim oldu onu almaya gelen varlığa.
Gidiyordu fani… Beden konağından ayrılacak, bu ölümlü evrendeki uzun ve meşakkatli serüveni sona erecekti. Ne bir sorgu kalmıştı geride ne bir sual… Varacaktı nihayetinde o kaçınılmaz, insanın kendisiyle hemhal olduğu bilinmezliğe.
Yanağından süzülüp yastığa düşen o tek damla yaş; yarım asır önce aynadaki surete bakarak verilen o ilk sözün nihai mührü ve en saf nefesiyken; ruh, özünü bulmuş olmanın o eşsiz ve ışıklı tebessümünü göğsünde taşıyarak sonsuzluğa doğru yol aldı. Yıllardır sessizce izlediği tavan, kendi yaşamöyküsünün sahnelerini üzerinde oynatan devasa bir beyaz perdeye dönüşmüştü. Başını son kez, yavaşça o beyazlığa doğru kaldırdı; biriktirdiği keşkelere, duvarda asılı mutlu aile tablosuna, yarım kalmış kitabına ve evrenin şahane oyununa bir ömürlük tebessümünü bıraktı. Son nefesinin eşiğinde, uzun bir uykudan uyanırmışçasına usulca tavana bakıp gülümsedi; bir hikâye daha sonlanırken inceden bir fısıltı yayıldı odaya. “ELVEDA!”

