Küçük bir kız çocuğuydu o. Ne yapsa, ne söylese kusurlu görüldü hep. Kural koyucu ne zaman söylemişti bütün bunları, bilinmez. Sokakta, okulda, evde. Bulunduğu aile ve toplum ne kadar da benimsemişti bu kuralları. Göğüs gerdi hepsine. Gerdi de ne oldu? Yedi dayağı, oturdu yerine. Hem “Kızını dövmeyen dizini döver. Bana bak hele seni bir daha oğlanlarla top koştururken göreyim! Kırarım o bacaklarını. Sen görmüyor musun o memelerin hop hop atlıyor! Kız kısmısı ağır olur. Utanmaz! Ne yapmaya çalışıyorsun sen?” söylemiyle de tanışmış oldu. Neden utanmalıydı? Anlamadı. Top oynamaktan mı? Hoplayan memelerinden mi? Sıkıca bir tübentle sarsa olur muydu? Bu fikir çok hoşuna gitti. Aynanın karşısında sıkıca sardı memelerini. Zıpladı. Hopladı. “Tamamdır. Artık hoplamıyor. Kızılacak bir şey kalmadı işte,” diye sevinerek koştu yine topun peşinde. On üç yaşında incecik cılız bacaklarına indi inşaat demiri. Ertesi gün yürüyemedi. Ondan sonraki gün de. Mosmordu kaba etleri.
“Kız götürsene çocuğu doktora. Mosmor etmişsin Allahsız! Ne bu hâl be?”
“Karışma kız sen. Başımda adam yok. Konuşuyorsun. Bir de sarmış kendini hoplamasınlar diye. Akla bak hele akla! Daha neler eder o? Bilmiyor musun söylenecekleri? Ben nasıl baş edeceğim sonra? Yılanın başını küçükken ezeceksin!”
“Sen kendin ettin. Çocuğun ne günahı var be kadın. Allah seni bildiği gibi etsin!” İçerideki sesler kesildi. Yengesi kapıdan başını uzatıp, “Geleyim mi?” dedi. Başını salladı. Odada tek bir divan ve halı dışında hiç bir şey yoktu. Perdeler sıkı sıkı kapalıydı. Yavaşça divanın kenarına oturdu kadın. Yanaklarından öptü, okşadı başını. “A benim gül kızım. Gel bizim bahçede oyna. Ortalık yerde görmesinler. Bak şu hâline…”
Ne etmişti ki? Top oynamıştı. Onun buna hakkı yok muydu? Yılanın başını küçükken ezmek ne demekti?
“Yenge ben yılan mıyım?”
“Hiç öyle şey olur mu Burcu? Sen benim çiçeğimsin yavrum.”
Yengesi sarılınca boncuk boncuk döktü gözyaşını. Yengesi sıkıca sarıldı. Sakinleşince çıktı kadın odadan. İçeride annesiyle yengesinin tartıştığını duydu. “Çocuk o çocuk. Anlamıyor bile? Anladık, zordasın. Elinden tutmaya da çalışıyoruz. Yeter ama! Vallahi şikâyet ederim. Alırlar onu.”
Sessizlik oldu. Duyduklarından yüreği titredi. Kaşlarını çattı.
“Yengem beni annemden mi koparacak? Yok. Yok olmaz. Ne yaparım ben annemsiz? Hiç çıkmam. Otururum. Top mop da oynamam,” dedi. Çok korkmuştu.
Okuldan geldi. Ödevlerini yapınca sokaktan gelen “Pas at!” “Buradayım!” “Gör beni!” seslerini duydu. Pencereden baktı. Top yine bir o tarafa, bir bu tarafa gidiyordu ayaklarda. İçini çekti. Annesi sessizce izliyordu onu. “Kız gir içeri. Pencerede kukumav kuşu gibi kime bakıyorsun?” Kafasına bir kakmak yedi.
“Anne? Ne yaptım ki?”
“Kız kısmısı bakmaz pencereden mencereden.”
Kadın koparır gibi çekti perdeyi. Konuşacak oldu. Vazgeçti. Oturdu çekyatın üstüne sessizce. Kız gibi olmalıydı. Sessiz. Cansız. Ölü gibi. Yine dayak yer de biri şikâyet ederse yurda alırlar diye çok korkuyordu. Zaman su gibi aktı. Büyüdü. Genç bir kız oldu. Lise üçe gidiyordu. Okulda kızlar oje sürüyorlardı tırnaklarına. Pembe, beyaz, kırmızı, yeşil, mavi, turuncu. “Ne güzel bunlar!” dedi. Ojelerin sahibi “Gel, sana da sürelim,” deyince çok heyecanlandı. “Olur,” dedi. En sevdiği renkti kırmızı. Kırmızı sürdüler tırnaklarına. Bütün yol boyunca seyretti kırmızı ojelerini. Kapıdan girince “Anne bak!” diye ellerini uzattı.
“Kız bu ne? Sen fahişe misin? Başımızın belası! Allah cezanı vermesin!” Dondu kaldı. Aklından “Coğrafyacımız da kırmızı oje sürüyor. Resim öğretmenimiz de…” diye geçirirken tinerle annesi kazımaya başlamıştı bile tırnaklarını. Sessizce bekledi. Bitince yüzüne bir şamar patladı. “Bir daha sakın!” Sırtına bir yumruk indi. “Neden?” dedi içinden. Başını önüne eğdi. Odasına girdi. O günden sonra tek bir hedefi oldu. Okumak. Bu karanlıktan ancak bu şekilde çıkabileceğini biliyordu. Rehber öğretmenle görüştü. İdealist bir kadındı Rana. Kadın birkaç dershane ile görüştü. Sonunda birkaç öğretmenin birleşmesi ile burslu dersaneye yazıldı. Görüşme için annesi okula gidince öğretmenin kırmızı ojeleri çarptı gözüne. Kısık bakışlarla kadını baştan aşağı süzdü. Küçümseyerek dinledi tüm konuşmayı. Ardından “Aman okusa ne! Babası dönünce olacağı belli hocanım.”
“Ne olacak?”
“Bizim oralardan biriyle başını bağlarız, gider. Bu kadar okuduğu bile çok ona,” dediğinde kadının yüreği buz kesti.
“Bu çocuk nasıl bir aileye sahip?” düşüncesi yedi bitirdi Rana’yı. Öğretmenleri deneme sınavlarında gösterdiği başarıyı fark etmişti. Zümre toplantısında, “Meslektaşlarım, bu öğrencinin geleceği çok parlak. Yalnız aile mezun olunca evlendirme derdinde. Ne yapabiliriz bu çocuğumuz için?” diye sorunca, tanıyan öğretmenlerle birlikte onun başarısını perçinlemek için tüm desteklerini verdiler. Sınava girdi. Sonuçları heyecanla bekliyordu. Sınav sonuçları okulda açıklandığında “İnanamıyorum Burcu! Yavrum Boğaziçi’ni kazanmışsın. Kutluyorum. Sana hemen yurt ayarlayalım. Derneği arıyorum şimdi. Başkanla tanıştıracağım seni. Bursunu da çıkarıp her şeyini hazır edeceğiz,” dedi. Kimse onu düşünmemişti şimdiye kadar. Önündeki basamakları tek tek hazırlıyordu Rana. Öğretmeni heyecanla sarılınca adını duymak tuhaf geldi. Sonra düşündü. Adının sevgi ile sarılırken söylenmesiydi tuhaf gelen. Annesi bir kere böyle sarılmamıştı. Buruk bir sevinç vardı içinde. Okulda bütün gün tebrikler ve kutlamayla geçti. Eve geldiğinde annesi meymenetsiz bir suratla açtı kapıyı. “Haberler söyledi. Üniversite sınavı açıklanmış. Bir şey yapabildin mi kız?” Durdu. Annesinin yüzüne baktı. Kadının alaycı gülümsemesini görünce “Yapamadım,” dedi. Kahkaha ile gülüyordu kadın. “Yapacağını mı sandıydın? Salak!” Sinirden gözü seyirmeye başladı. Dudaklarını kemirdi durdu. “Neyse, baban geliyor. Artık kısmetin neyse onu yaşarsın,” dedi. Odasına gitti. Nefesini tuttu. “Kahretsin,” dedi fısıltıyla.
Okuyabilmek için bir yol bulmalıydı. Adam gelmiş, emirler yağdırırken Burcu’ya “Büyümüşsün. Artık evlenme vaktin gelmiş,” dedi. Yerden başını kaldırmadan “Okul var,” dedi. “Ne okulu? Evleneceksin diyorum.” Kıvrak zekâsıyla “Okul bitinceye kadar çeyiz çimen yapılacak ya? Ondan dedim. Çalışayım da…” Adam memnun olmuştu masraf yapmayacağına, tespihi koluna itip “Haaa olur. Olur tabii,” dedi.
Biri yüreğini eline almış sıkıyor da sıkıyordu sanki. Elini göğsüne götürdü. Göz altları ezildi. “Ne oldu kız? Yorgun musun?” dedi babası. Annesi atıldı. “Sen nerede çalışacaksın? Buldun mu?”
“Buldum anne. Şu marketler var ya?”
“Hemen mi gireceksin?”
“Yok. Okul tatil olsun.”
“Sonra demek. Elim az para görürdü ya. Neyse…”
Adam ceketinin iç cebinden bir zarf aldı. Kadına uzattı.
“Ben bir süre gelemeyeceğim. Al şunu da idare edin. Karım hasta. Onun tedavisi için yurtdışına çıkacağız.”
Burcu gözlerini kırpmadan annesine bakıyordu. Kadın, adamın cebinden çıkardığı bir tomar para dolu zarfı aldı. “Gitmesen olmaz mı? Az görünsen şuralarda. Vallahi bıktım yalan söylemekten.”
“Anlaşmamızı biliyorsun Gülten. Ondan önde olamazsın. O benim ilk göz ağrım. Çocuklarımın anası.”
“Ben neyim? Kız kimin Hüseyin?”
“Zırıltı dinlemeye gelmedim. Oğullarımın anasına sakın ha sataşma. Becerip de onun gibi bir oğlan yapabilseydin!”
Çenesinden tutup ittirdi kadını.
“Kalk bir kahve yap! Haydi!”
Kadın tekmelenmiş köpek gibi iniltiyle çıktı odadan. Kadın çıkınca kıza döndü. “Senin de bacaklarını kırarım. Lafın sözün gelmesin ha! Arınla namusunla çalış. Kocanı dönünce hazır edeceğim. Haydi, git gözümün önünden suratsız şey!”
Odaya gittiğinde yatağa yüzükoyun bıraktı kendini. Annesine lanet etti. “Bu herifin neyini çekiyorsun be! Basiretsiz! Metressin işte! Baban yaşında herifin ikinci karısısın. Gurursuz! Kurban rolünden çıkmayışın yüzünden beni de mahvediyorsun! Ve adına kader diyorsun. Ne sevdin beni ne sahip çıktın! Ne ektiysen hasatın da o. İnsan almadığını veremiyor.”
Rana hoca geldi aklına. Umudu bulduğu, gayreti öğrendiği ve desteği gördüğü bu insana rastladığı için şükretti.

