15 Ocak 2009’dan sonra Swat vadisinde hayat durdu. Sesler sustu. Sokaklar boş. Dükkânlar kapalı.
Bu tarihten sonra sadece silahlar var oldu. Karanlık yayıldı.Her kapıdan girdi bu zifiri karanlık. Kız çocukları bu zifiri karanlıkta boğuldu.
2011 yılında “Uluslararası Çocuk Barış Ödülü”ne aday gösterilmesi bardağı taşıran son damlaydı. “Dünyaya yazıyor. Okudun mu? Susturmamız gerekiyor onu. O blog yazıyor sadece. Siz ne yapıyorsunuz? Kim bu Gul Makai? Kesin onun sesini. Bulun ve öldürün bu kafiri! Kadının yeri evidir! Ne okulu? Kadın sadece çocuk doğurur. Eğitimmiş!” Uzun boylu, geniş omuzlu adam ağzından tükürükler çıkara çıkara savurdu cümleleri. “Bulmamız an meselesi, sinyalleri takip ediyoruz,” dedi cılız olan. “Ara ve bul! Yeterince vakit kaybedildi.”
“Emredersiniz,” derken adamın öfke kusan gözlerinden kaçarak dışarı çıktı.
2012 yılının Ekim ayı Swat vadisine ve Mingora’ya sonbaharı getirmişti. Her yer toz bulutu içinde kalıyordu otobüs ilerledikçe. Mingora’nın bakımsız yollarının her zamanki hâliydi.Fren sesi duyuldu. Kızlar otobüsün içinde öne doğru hızla savruldu. Kapı açıldı. Önce piyade tüfeğinin namlusu uzandı arabanın içine.
“Malala hanginiz?” diye sordu upuzun sakalın ardında yüzü seçilmeyen adam. Gul Makai bulunmuştu. Silahtan çıkan üç mermi on dört yaşındaki Malala’nın önce başına sonra boynuna isabet etti. Arabada bulunan arkadaşları Shazia ve Kainat’ta yaralanmıştı. Yavaş yavaş her şey kararmaya, sesler azalmaya başladı Malala için. Diğerleri can acısıyla bağırıyordu. Malala koltuğa yığıldı. Gözleri açıktı. Yüzüne yayılan kanın sıcaklığını babasının yüzünü seven eli sanarak sayıkladı. “Baba. Baba!”
Sesler azaldı. Etraf karardı. Her yer karanlık.
“Burası kapkaranlık.”
“Sadece bir adım Malala”
“Bir adım yeter mi aydınlığa baba?”
Helikopter hızla ilerliyordu. Askeri hastanenin koridorlarında sedyenin hızla dönen tekerleklerinin sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Açılan kapıların ardındaki ameliyathaneye daldılar. Ziauddin Yousafzai, kapının önüne yüreğinde bir ağrı ile çömelip kaldı. “Bir adım Malala. Kızım. Bir adım at. Dayan! Dayan yavrum,” derken tüm ruhu ile kızına sesini duyurmaya çalışıyordu.
“Baba okula gitmeyecek miyiz?”
“Kainat artık okul mokul yok. Pakistan Talibanı canını mı alsın kızım?”
Annesi, “Yüreğim ağzımda mı yaşayayım kızım? Zor kurtuldun teröristlerin elinden. Yine mi peşine düşsünler. Yok. Yoook. Evdesin artık. Bak, Malala can çekişiyor. Belki de öldü bile. Hiç haber alamadık onlardan.”
Kainat pencereden içinde dışarıya baktı. Tüm dükkânların kepenkleri kapalıydı. Sokakta kimsecikler yoktu. “Ne tuhaf. Bize zorla kabul ettiriyorlar her şeyi. Eskiden sokaklar cıvıl cıvıldı. Anne hatırlıyor musun? Karşı bakkaldan gecenin bir yarısı şeker alıp gelebiliyorduk.”
“Bunlarla baş edemeyiz biz.”
“Malala baş edecek.”
“Hayal kurma Kainat. Malala öldü kızım. Onlardan kimse de kalmadı buralarda.”
“Onun sesini bir duyan olmuştur anne.”
“Kim duyacak şu koca Swat vadisindekilerden başka? Onlar da duymaz olaydılar. Fetva çıkarmışlar, duymadın mı Kainat? Artık buralarda ailesi de yaşayamaz.”
“Duymadım. Doğru mu?” Kadın başı önde kızına sarılırken kulağına, “Doğru,” diye fısıldadı.
Malala ise on gün sonra İngiltere’nin Birmingham şehrinde bir hastanede tekrar hayata tutundu. Doktorunun anlattığı şeylere şaşırarak, “Yazdığım blogu mu okudunuz?”
“Evet Malala.Yaşamayı seçtin. Savaştın. Artık tüm dünyaya orada yaşayan kız çocuklarını sen anlatacaksın. Yaşadıklarınızı ve yaşayamadıklarınızı.”
“Sesim duyulduysa daha yüksek sesle anlatırım. Eğitim hakkı herkese eşit olmalıdır.”
12 Temmuz 2013’te BM’de kürsüye attığı o adımın ardından “Hikyemi anlatmamın sebebi eşsiz olması değil, bir çok kızın hikâyesi olmasıdır,” diyerek koşar adım ilerleyeceğini belli etmişti.




