Saatlerdir uyanıktım, uykudan ümidimi çoktan kesmiştim. Artık sokak lambaları da sönmüş, kızıla çalan bulutların arasından gün ışığı odama sızmaya başlamıştı. Uzaktan tek tük geçen araba seslerini dinleyerek yatağımda bir süre daha kımıldamadan durdum. Bazıları için yeni bir gün çoktan başlamış, benim içinse yüz yıl gibi geçen gece sanki üzerime taştan yorgan gibi yığılmıştı. Yatağın yanındaki komodine uzanıp telefonu elime aldım, mışıl mışıl uyuyacakmış gibi kurduğum alarmı kapatıp yatağın kenarına doğruldum.

En azından iki saatim vardı evden çıkmaya, acelem yoktu. Bir saate kalmaz annem de gelirdi. Ne kadar istemesem de illa geleceğim diye tutturdu. Beni yalnız bırakmak istemiyormuş. Halbuki ben uzun zamandır tek başımaydım. Yaz sonu eve boya badana yapılırken, geçen akşam yaptığım yemeği yiyip toplarken, bu yıl en çok izlenenler listesindeki gerilim filmini izlerken, dün gece yatağımda yatarken hep yalnızdım. Kimsenin görmediği bir yalnızlığı yaşamaya alışmış olsam da karşısında bir süre durup bakılan, donuk bir heykele dönüşmek istemezdim. Yine de annemin daha insaflı bir seyirci olacağını düşünerek ısrarlarına sonunda boyun eğdim.

Masanın üzerinde geceden hazırladığım kıyafetler duruyordu: krem rengi bir gömlek, üstüne aynı renk bir hırka, kot pantolon, bir çift çorap. Beğenilmek için değil, yalnızca çıplak bedenimi örtmek için seçilmiş gibiydiler. Giyindiğimde ne alımlı ne şık olacaktım, sadece giyinik. İddialı olabilecek her şey dolabımın derinliklerinde tozlanırken, üç beş parça eşyayla günlerimi geçiriyordum. Görünmez olmanın yolunu böyle bulmuştum. Sokaklarda kimsenin dikkatini çekmeden yürümek; dün gece uyuyup uyumadığımı, sabah saçımı tarayıp taramadığımı, az önce ağlayıp ağlamadığımı kimseye belli etmeden gideceğim yere varmak istiyordum.

Aslında hiçbir zaman çok özenli biri olmadım. Fazladan eşyayı, kıyafeti oldum olası sevmem. Sevdiğim bir şey olsun, ağarıp sökülene kadar üniforma gibi giyerim. Bir keresinde “Ne olur giyme şu hırkayı artık,” demişti Evren. Bahsettiği hırka, anneme alıp ona küçük geldiği için bana kalan, evde giydiğim yün hırkaydı. Bazen hafifçe kaşındırsa da öyle sıcak tutardı ki yataktan kalkar kalkmaz onu sırtıma geçirmeden güne başlayamazdım. Ama o öyle söyledi ya, içime dokunmuştu. Çok sevdiğim rengârenk kırçıllı hırkamı ertesi gün yıkayıp bir daha hiç giyilmemek üzere kaldırmıştım.

Evren, bu evin hem her yerinde hem hiçbir yerinde olan kocamdı. On beş sene önce, üniversitenin son senesinde tanışıp okul bittiğinde evlenmiştik. Birbirimizden ayrılmaktan ödümüz kopmuştu. “Önce evlenelim, her şeyi beraber yaparız,” demişti. Lapa lapa kar yağan bir gün sokak lambasının altında “Evet,” demiştim bu sözüne. Evren benim hem ilk aşkım hem de ömrümü paylaşmaya karar verdiğim yol arkadaşımdı. Daha doğru dürüst bir iş sahibi bile yokken ailelerimizin yardımıyla bir ev tutmuş, zamanla kendi ayaklarımızın üzerinde durmuştuk. Dünyada benden mutlusu yoktu.

Büyüklerin “Evlenince değişir,” dediği şeyler uzun süre bizim başımıza gelmemişti. Birlikte alışverişe gidiyor, birlikte yemek yapıyor, birlikte okuyor; bunları yaparken birbirimizden değil, yaptığımız şeylerden sıkılıyorduk. Uzun yıllar onsuz bir ânım olmamıştı.

Baş başa buluştuğumuz ilk günü hiç unutamıyorum. Önce birlikte okula yakın bir parkta yürümüştük, oradan kafeye geçip tatlı yemiştik. Benim üzerimde sırf o gün için aldığım bir elbise; onun üzerinde ise gri kısa kollu ve koyu yeşil bir oduncu gömleği vardı. Elbiseyi ilk kez giydiğim, ütüsüz yakasından ve etekliğinden belliydi. Pantolon giymekten güneş görmemiş bembeyaz bacaklarım bir çocuğunkinden farksızdı. Yine de bana, “Ne güzel olmuşsun,” demişti. Güzel miydim, bilmiyorum ama bunun hiç önemi yoktu. Evren beni sevmişti.

Ben de onu sevmiştim. İnce hatlı yüzünü, her gün giydiği kareli gömleklerini, kullanmadığında sol cebine koyduğu ince telli gözlüğünü, açık kahve rengi saçının alnına düşen kıvrımlarını, tıraş olduğunda ortaya çıkan gamzesini, tuttu mu tutan inadını, hiç bırakmayacak gibi sarılmasını…

Sevmediğim tek şey, hayatının küçük de olsa dahil olamadığım o parçasıydı. Bazen haftada yalnızca bir gün görüşürdük. O zamanlarda çoğunlukla öğrenci kulübünden arkadaşlarıyla olurdu. Bir yandan kâğıt oyunu oynar, bir yandan sabaha kadar memleket meselelerini konuşurlardı. Görüştüğümüzde bana her şeyi heyecanla anlatırken, bensiz yaşadığı şeylere duyduğu heyecanı içten içe kıskanırdım. Evlendikten sonra da bu düzen çok değişmedi. Kimi evlenmiş, kimi başka şehre taşınmıştı ama gruptan kalanlar düzenli olarak buluşurdu. Yıllar geçti, gruptan kimseyle tanışmadım.

Kapı çaldı. Annem gelmişti. Saatin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Yataktan yeni kalkmış gibi gözükmeme bir an şaşırsa da gelirken yiyecek bir şeyler de almış; doğruca mutfağa geçmişti. Yatak odasına dönüp hızlıca giyindim. Annemin yanına döndüğümde üstümdekilere şöyle bir baktı, beğenmediğini yüz ifadesinden anlamıştım ancak anlamamış gibi yaptım.

Bir süre ne annem ne de ben konuştuk. Hiç uyumamış olduğumu fark etmiş olacak ki “Çay yaptım ama kahve mi isterdin?” dedi. Ne istediğimi bilmediğimden, “Zahmet etmişsin anne, çıkarız zaten,” dedim.

Evde kahveyi ilk zamanlar hep Evren yapardı. Hem çok güzel yaptığı hem de en çok kendi içtiği için, yapmışken bana da getirirdi. Kahvesini alıp kitabına, gazetesine dönse de beni düşündüğü bu küçük anların mutluluğu bana yeterdi. Yanında oturup ben de bir şeylerle ilgilenirdim, sitem etmezdim. Sonradan bu düzen değişti. Karşılıklı kahve içtiğimiz saatlerde Evren evde olmayınca ben de kahve içmedim. O benim Evren’le ritüelimdi. Bir ara, eve sabaha karşı geldiği günlerde ben ona yapmaya başladım. Üzerindeki sigara kokusundan yeterince içtiğini tahmin etsem de sırf karşımda biraz otursun diye yapardım. Bir gün “Kahve yapma, uyutmuyor,” dediğinde ise tamamen bıraktım. Zaten bir süre sonra uyku sorunu da kendiliğinden çözüldü. Kapıyı anahtarla açmayıp zili çalıyor, üstünü bile çıkarmadan yatağa gidiyordu. Benim olmadığım bir sofradan kalkıp neden yanıma döndüğünü düşünürken, ben de uyuyakalırdım.

Birkaç lokma atıştırdıktan sonra kalktım. Göğüs kafesimde ne varsa patlayıp çıkacakmış gibi hissediyordum. Masanın başında bir an duraksadım, hem biraz sakinleşmek hem de dönüp annemin gözlerini yakalamak için.

”Anne, hata mı ediyorum sence?”

“Ben bilemem kızım, ama kalbinin sesini dinle, o ne derse doğrudur.”

Kulaklarımın uğultusundan kalbimin sesini duyamasam da çağırdığım taksinin korna sesini duymuştum. Eve şöyle bir bakıp, kapıyı arkamdan kapattım ve adliyeye doğru yola çıktık.

Vardığımızda Sinem girişte bizi bekliyordu. Hem avukatım hem de en yakın arkadaşımdı. Evren, ben ve Sinem aynı üniversitede okumuştuk. Görüştüğümüzü ona ilk söylediğimde, “Şu okulun en akıllı adamını nasıl tavladın, çabuk anlat,” demişti. Öyleydi gerçekten. O gün nasıl olduğunu ben de bilmiyordum. Sonradan, Evren’i tavlamadığımı; yalnızca hayatında o sırada boş duran yere usulca yerleştiğimi anlayacaktım.

Bir keresinde sabah Evren’in hâlâ gelmediğini görünce ağlama krizine tutulmuştum. Kimi arayacağımı bilmiyordum, arkadaş grubundan kimsenin numarası da bende yoktu. Ne yapacağımı bilemeyip Sinem’i aradım. Sinem daha o zaman evli değildi. “Kesin başkası var,” demişti. Başkası olmadığına emindim ama ne olduğunu ben de bilmiyordum. O gün bütün gün yanımda kalmış, istersem gidip bulabileceğimizi söylemişti. Bulmak istemedim. Akşamüstüne doğru Sinem evine döndü. Çok geçmeden Evren elinde bir buket çiçekle çıkageldi. “Meraklandırdığımı biliyorum, bir daha olmayacak,” demişti. Nerede olduğunu sormadım. Boynuna sarıldım. İnanmak istiyordum, inanmıştım.

Sonraki günlerde Evren biraz daha özenli davranır gibi olduysa da bir süre sonra, yine eski hâline dönmeye başlamıştı. Benim de artık sabrım kalmadığı için sorgulamaya başladım. Önce, “Seni uyandırmamak için bizim çocuklarda kaldım,” gibi bir mazeret duyardım. Sonraları bu mazeretler, “Akşam falancadayız, belki kalabilirim,” gibi planlara, hatta, “Beni bekleme,” kesinliğindeki alışkanlıklara dönüştü. Ben mutluluktan etekleri uçuşan yeni gelinden, kocası eve dönmeyen ve buna ses çıkarmamayı öğrenen bir kadına dönüşmüştüm.

Sonradan kendine bir ev tuttuğunu öğrendiğim Evren’i, aylar sonra ilk kez görecektim. Ayrı olduğumuz süre zarfında başaramadığım tek şey ondan nefret etmekti. Ne kadar üzülsem de ondan nefret edememiştim. Hatta istediği hayatı yaşamak için hayatındaki insanları kaybetmeyi göze alması, bende garip bir saygı bile uyandırmıştı. Ben sevdiğim adamın değişmesini beklemiştim; o ise sıkıldığı hayatı adım adım, yavaş yavaş değiştirmişti. Artık onu sevip sevmediğimi bilemeyecek kadar soğuktu kalbim. Varlığından acı çektiğim bir yarayı iyileştirmeye çalışmayı bırakmıştım.

Annem büfeden su almak üzere kısa bir süre yanımızdan ayrıldı. Sinem’e baktım. “İyi misin?” dedi. İyiydim. En önemlisi, daha iyi olmaya hazırdım.

O sırada koridorun ucundan duyduğum ayak seslerini hemen tanıdım. Evren, aynı tip kareli gömleklerinden birini giymiş, dosdoğru bana bakarak geliyordu. Bir anlık refleksle Sinem’in elini tuttum. Konuşulacak bir şey yoktu ama biz düşman da değildik. Sinem’e başıyla kısa bir selam verip bana döndü. “Merhaba Aslı.”

Merhaba Evren. Seni öyle çok özledim ki. Bugün dinlenmiş gözüküyorsun, belli ki geç yatmamışsın. Belki de artık mutlu olduğun yerde, eve geç gitmene gerek kalmadan daha iyi uyuyorsundur. Temiz kokuyorsun ama duş alıp saçlarını kurutmamışsın yine. Uzanıp saçının alnına düşen kıvrımını düzeltmeyi ne çok istiyorum. Garip olur mu? Neden olsun? On beş senelik karın değil miyim? Kim ne diyebilir? Ömrünün sonuna kadar saçlarını düzeltebileceğim bir hukukumuz var bizim, Evren. Uzanıp yıllardır öpmediğim dudağından öpsem bile, buna hiç kimse bir şey diyemez.

Merhaba Evren. Sence biz doğru mu yapıyoruz? Aramızda konuşmadığımız problemleri şimdi hâkim beye anlatmanın ne lüzumu var? Buradan çıkıp karşıdaki çay bahçesine gitsek, kaç saatte çözeriz sorunlarımızı? Çok saat mi? Ee, çok saatimiz var zaten. Belki de biraz acele ediyoruz. Sen ne diyorsun?

Merhaba Evren. Üzerindeki gömleği yeni mi aldın? Biliyor musun, hiçbir eşyanı kaldırmadım. Yokluğunu kendi elimle kesinleştirmeye gücüm yetmedi ama varlıklarına alıştım. İlk günler kadar gözüme batmadı bir yerden sonra. Hatta en çok sevdiğin kiremit rengi gömleğini tozlandıkça arada yıkadım. Ne bileyim, sanki onu almaya gelirmişsin gibi düşündüm. Sonra sen gelmesen de ben onu temiz bulunsun istedim. Neyse, bu da sana çok yakışmış.

“Merhaba Evren.”

Sonunda ağzımdan iki kelime çıkmıştı. Zoraki bir gülümsemeyle selam verdikten sonra bir süre yan yana, sessizce bekledik. Duruşma salonuna girerken hâlâ Sinem’in elini tuttuğumu fark edip utandım; yavaşça bıraktım. 

On beş yıl önce “Evet,” dediğim sahnenin bir benzeri yaşandı içeride. Karşımızda hâkim sırayla isimlerimizi okuyup bize baktı. Dakikalar içinde neler soruldu, neler söylendi, sonradan unuttum. Bu kadar kısa sürmesine bir yandan şaşırmış, bir o kadar da rahatlamıştım. Cevaplarını bildiğim soruları soran hâkime ne kadar teşekkür etsem azdı.

Dışarı çıktığımızda öğle güneşi koridorun pencerelerinden içeri vuruyordu. Sinem kapının önünde birileriyle konuşuyor, annem birkaç adım ötede beni bekliyordu. Yalnız kaldığımız birkaç saniye boyunca Evren’le birbirimize baktık. Bir zamanlar hayatımın tamamı olan adam karşımda duruyordu. Konuşabileceğimiz hiçbir şey kalmamıştı. Eğer mümkün olsaydı, en baştan tanışmak için harika bir andı.

“Hoşça kal Evren.”

Cevabını beklemeden dönüp yürümeye başladım. Arkamdan ne dediğini duymadım.

Bu yazı sana ne hissettirdi?