Geceden aralık bıraktığı perdeden odaya yeterince gün ışığı dolduğunda uyandı. Bu, saat sekiz sularına denk geliyordu her gün. Güneşin iyice ısıttığı odada bunaltıcı, ekşi bir hava hâkimdi. İbrahim, gözlerini bir süre etrafında gezdirdikten sonra, ter içinde kalmış tişörtünden kurtulmak için isteksizce yerinden kalktı. Masanın üzerinde akşam çıkarıp yemediği haydari, tütsünün sehpaya dökülen külü, küllük dolunca mum dibine bastığı izmarit vardı. Sonunu getiremediği her şey, yokluğunda odayı doldurmuştu. Camı açıp bir süre sabahın serinliğini göğsüne doldurdu, dönüp bütün gece onu düşündüğü koltuğa bıraktı kendini.
Necla… Üniversitenin son zamanlarıydı. Üç arkadaş aynı evi paylaşıyordu. Yurtta, akrabasında, orada burada kalan bir grup da ders çıkışlarında gelir, neredeyse her akşam evin salonunda toplanırdı. Bir zamanlar sabahlara dek süren bu toplanmalar, Haydarpaşa’ya gece yürüyüşleri, şamata içindeki film geceleri zamanla iyice azalmıştı. Kimi memleketine dönme hazırlığında kimi memurluk sınavlarında, mülakatlardaydı. İbrahim çoğu gün evde tek başına kalıyor, birlikte çıkardıkları dergiyi ayakta tutma çabasıyla artan masraflar arasında zar zor baş ediyordu. Annesinden gelen her telefona müjdeli bir haber uydurmaktan yorgun, birkaç aya bitecek okuldan sonra ne yapacağı belirsiz, günlerini geçiyordu.
O günlerden birinde, Naim’i çağırmıştı. Uzayıp da bir yere varmayan her zamanki tartışmalarının ortasında saat iyice ilerlemiş, konu dönüp dolaşıp dergiye gelmişti. “Onca işin arasında biz getirdik işi bu safhaya. Sen basımdan, afişten, reklamdan anlıyor muydun? Ya ben? Herkes gitti, eyvallah, biz de mi bırakacağız, Naim?”
“Bırakmayıp ne yapacağız, bana bir desene? Bir hayalin peşinde hepimiz arkandan gelelim istiyorsun. Güldük, eğlendik, içtik, yazdık, bu hayali yaşadık biz İbrahim ama artık bitti. Dergiyle olacak iş mi bu şehirde barınmak? Üç beş sene sonra millet almış yürüyecek, biz hâlâ bu evde dirsek çürütüp adam yerine konmayı bekleyeceğiz.” Tam bu esnada kapı çaldı. Kafasını kaldırıp anlamsızca Naim’e baktı. “Necla’yı çağırmıştım. Arkadaşım, iyi kızdır.” İç sıkıntısı o an had safhaya çıkmıştı. Koltuğuna iyice gömülüp gelen misafiri beklemeye başladı. Misafirin misafiriydi. Hiç istemese de bir an kalkıp masadaki boş bardakları, yerdeki çöpleri toplamayı düşündüğünde, çok geçti. Kapıda önce Necla’nın sesi, sonra kendisi belirdi.
Bütün devrimlerin sonunda, bir rüyadan uyanacakken gelmişti sanki. Varlığından haberdar bile olmadığı yılların ardından, onu hiçbir yerde aramadan, beklemeden, kendi ayaklarıyla çıkıp gelmişti. Sabahların akşam, akşamların sabah olmak için can attığı bir iki görüşmeden sonra artık Naim’in arkadaşı değil, herkes için sadece Necla olmuştu adı. Onun olduğu günler Haydarpaşa’dan eve dönüş yolu da uzatılmış, sahildeki balık ekmekçiye illa uğranır olmuştu. Bir sabah birlikte karşıya geçerken paylaştıkları vapur tostunda bulmuştu İbrahim mutluluğu. Bir anda anlamını yitiren her şey, adı Necla olan bir amaç edinmişti sanki. Düz siyah saçlarını at kuyruğu topladığı o ilk günden, kısacık kestirip gittiği son güne kadar, hiçbir şey aynı olmamıştı.
Amerika. Yolu gözlenecek bir yer değil, dünyanın öteki ucuydu gittiği yer. Önce kısa bir dil eğitimi için gitmişti. Sonra bir okul, bir iş, bir başka plan derken, belki bu yaz döner umudu her seferinde bir sonraki kışa ertelendi. Necla bir daha İstanbul’a dönmemişti. Gidişiyle ilk zamanlar takvim yaprağıyla ölçülen yokluk, zamanla isyankâr bir sabırsızlığa, en sonunda da ümitsizliğe dönüşmüştü. Mesafe öyle büyüktü ki kursağındaki sitemler yarıda kaldıkça göğsünde kocaman bir yumru hâline gelip olur olmadık zamanlarda nefesini kesiyordu. Aylar yıllara dönerken çelimsiz vücuduna ağır gelen bir kalp çarpıntısına dönüşmüştü Necla. Koltuğunda bir kez daha doğrulup düşünmeye çalıştı. Bir kalp çarpıntısı, gündelik hayatın bir parçasına kaç günde dönüşmüştü?
Zamanın durduğu o gün, belli ki takvime bakmak dahi aklına gelmemişti. Her ince detayına kadar anımsadığı ilk tanışmaları, gidişini düşündüğünde yerini bölük pörçük konuşmalara, sırasını karıştırdığı olaylara bırakıyordu. Neclasız günler, zihnindeki bir sis perdesinin arkasında, çok uzaktaydı sanki. Buz gibi olmuş vücudunun ürpertisiyle kalkıp camı kapattı. Masadan telefonunu aldı. Rehberinde Naim’i bulup aramaya başladı. Okul bittikten sonra bir süre görüşmeye devam etmişlerdi, ancak eskisi gibi değildi. İbrahim yazın hayatına devam ederken, Naim önce bir aile dostunun yanında muhasebe stajına girmiş, başarılı olunca orada kalmış ve birkaç yıla kalmadan kendi ofisini açmıştı. İlk zamanlar özlemle başlayan görüşmeler, birbirini tekrar eden hikâyelerin, yenisi eklenmeyen maceraların verdiği bir sıkıntıyla, kendiliğinden son bulmuştu.
Şimdi uzun bir aradan sonra telefonun ucunda duyduğu ses, yine de sevinçliydi. İbrahim çok da uzatmadan, en başında kurmak istediği soruyu laf arasına sıkıştırıverdi. “Sahi, Necla’dan hiç haberin var mı?” Naim’in sesi önce duraksadı. Cevap vermek için alıp sessizce geri bıraktığı nefesi kulağına gelmişti. Bilmiyorum dese, eyvallah diyecekti ama Naim sustukça İbrahim’in kulağında daha yüksek bir ses çınlıyordu. “Biz ara sıra görüşüyoruz. Büyükada’ya taşındı Necla geçen yaz. Çocuk olunca…” Naim karıştırmıştı.
“Bizim Necla’yı soruyorum yahu, Amerika’daki. Hani…” İbrahim, Necla’yı hatırlatmak için anlatmaya devam edecekken sözü yarıda kesildi. “Necla döneli yıllar oldu, İbrahim. Bunca zaman siz hiç konuşmadınız mı? Kulaklarında bir uğultu, ağzında birkaç cümle geveleyip telefonu kapattı İbrahim. Kendi kendine sönen izmaritin külü ayaklarına düştüğünde hissettiği tek şey, göğsünde yıllardır suskun o kalp çarpıntısıydı.
Zaman ikinci kez durduğunda takvim 31 Ekim 2018’i, saat 13.35’i gösteriyordu.



