Erkenden çıkıp geldim. Yanıma ne bir gazete aldım ne de oyalanacak başka bir şey. Bugünü, eğer becerebilirsem, biraz kendimle geçirmek istedim. Ne var ki sabahların insana ettiklerini kimse bilmiyor. İnsan yalnız kalmaya çıkıyor da en kalabalık hatırasına rastlıyor. Ben de dönüp dolaşıp size rastladım bugün, Fehmi Bey.
Bazı sabahlar öyle şen kalkıyorum ki. Sanırsınız ardıç kuşları gelip kulağıma sabahı müjdelemiş, rüzgâr sessizce odamı havalandırmış, güneş uzanıp yanağımdan öpmüş ve ben uyanmışım! En yorgun uykularımdan tüy gibi kalktığım o sabahları hiç unutamıyorum. Bazen de yatak aynı yatak, yüzüm aynı yorgun yüz, sadece kalkıyorum. Güneşin, kuşların bu kez teğet geçtiği ruhumda koca bir delikle uyanıyorum. İçine baksam hiçbir şey görmüyorum, attığım her şeyin dibe düşen sesini duyuyorum… Ama yine de kalkıp yüzümü yıkıyorum, çiçeği suluyorum, kediyi seviyorum. Umutsuzluk hiç kimseye yakışmıyor, Fehmi Bey.
Oturduğum yerin bahçesinde rengârenk kır çiçekleri büyümüş, ne hoş gözüküyor, bir bilseniz. Az önce bir kız çocuğu hayranlıkla başına çömeldi, avucunun içine özenle topladığı demeti alıp koşarak gitti. O gidince, koşup bir demet de ben yapmak istedim. Utanmasam, gidecektim! Beyaz yapraklarının arasından sarı başlarını uzatmış mutlu papatyaları ben de çok severim. Ama kız çocuğu gibi bir avuçla kalmaz, kollarımla kucaklayacak kadar büyük bir demet yaparım diye, gitmedim.
Papatyayı kim sevmez ki! Ama papatya başka, manolya başka, Fehmi Bey. Ben en çok manolyayı severdim. Büyüdüğüm coğrafyada hiç bilmediğim bu çiçeği yıllar önce ilk kez bir saray bahçesinde görmüştüm. Gövdesinin dibine düşen bembeyaz goncalarından birini alıp koklamıştım ki aman ne koku! Bir daha karşıma çıkmaz korkusuyla alıp günlerce cebimde saklamıştım. Üzerinden yıllar geçse de ne zaman gezintiye çıksam Boğaz’ın kıyılarında, şehrin korularında, adanın ıtır sokaklarında, gözlerim hep manolya arardı benim. Ta ki siz bu işe de karışana kadar. Kış güneşiyle ısındığımız bir gün yan yana yürürken, baharın müjdecisi mimozayı sizden dinlediğim günden beri dilim manolya diyeceği her yerde mimoza diyor. Kokusunu hiç duymadığım bir çiçeğin özlemini duymaktan, manolyalardan da utanır oldum, Fehmi Bey.
Yine dalıp gitmişim. Kaç saattir burada oturuyorum, bilmem. Sabahtan beri dondurmacı, simitçi, sucu, limonatacı, hepsi tören gibi bir sağa bir sola geçti önümden. İşte köz mısırcı ve baloncu da katıldı kervana. Eskiden pek hazzetmediğim bu şamatayı şimdilerde izlemek hoşuma gidiyor. Koşuşturan ana babaları, cebindeki bozukluklarla şangır şungur koşan çocukları, dondurmaya bulanmış ağızlarını görmekten neşe duyuyorum. İnsan bir zamanlar kaçtığı yerlere kendi ayaklarıyla gidince mi büyüyor dersiniz? Büyüdükçe, ben değişmem diyen kim varsa değişiyor, Fehmi Bey.
İnsan bazen kendini oyalamayı, kendine bakmak sanıyor. Bir ara çarşı pazar gezip durmadan yeni şeyler alıyordum. Porselen fincanlar, renkli örtüler, kokulu sabunlar, o çok sevdiğim o küçük vazolar… Sanki bozup yeniden yaptığım bir resmi tamamlamak için getirdiğim ne varsa evde yerini buluyor; ben bulamıyordum. Bir akşam, masanın üstünde yan yana dizilmiş bunca eşyanın ortasında ne yapacağımı bilmez, öylece kaldım. Oda oda eşyayı ufacık eve sığdırırken, içimdeki boşluğu nereye koyacağımı unutmuştum. Fincanların bir suçu yok, mutlulukla dolmayacak boşlukları başka şeylerle kapatmaya çalışmamalıyız, Fehmi Bey.
Uzakta bir köpek havlıyor, az ötede kargalar yerdeki cevizin önünde bağrışıyor, kediler en küçük olanlarına yemek yedirmiyor. Etrafımızdaki bu yalnız ve vahşi mücadelenin karşısında, insanların birlikte olmak, el ele durmak gibi bir avantajı olduğunu düşünürdüm hep. Ben pekâlâ biliyordum bir dişi karga kadar yuva yapmayı, sizse bir kartal kadar yuvaya dönmeyi… Demek ki insanın mücadelesinde, eksik olmayanla yetinememek gibi bir mesele de var. Yoksa biz avcıların kurbanı olmadık Fehmi Bey.
Bu zamanlar açık hava sinemaları olurdu. Oluyor mu acaba yine? Yaz akşamının ılık esintisi, birbirini susturan çocuklar, sarmaş dolaş insanlar, sessizce yenen mısırlar… Ya beraber gittiğimiz film, hatırladınız mı? Benim mısır sevdam yüzünden geç kalmış, mısırları döke döke koşup en arka sırada yerimizi bulmuştuk. Işıklar kapanıp da sessizlik iyice çöktüğünde, boynunuzun çaresizce bıraktığı başınızı bir apolet gibi taşımıştım saatlerce. Filmin sonunda La Bohème çalarken gözlerinizi açıp bana bakmıştınız. Bütün kara kışa, bunun gibi birkaç yaz akşamı için dayanıyoruz desem, bana katılır mıydınız?
Hatırlar mısınız, bir gece de ay ışığı altında Boğaz’a nazır otururken, göğsümde kabarıp sönen cümleleri dertop edip size “Yakamoz ne kadar da güzel,” deyivermiştim. Karşılığında siz de “Bu gördüğünüz yakamoz değil,” dediğinizde, gözlerinizin pek iyi görmediğine kesin kanaat getirmiştim. Hâlbuki yine haklıymışsınız. Ben yakamozun, dalgaların üzerinde yüzen elmaslara benzediğini bilmiyordum, siz yokken öğrendim. Ayışığıyla yakamozun farkını anlayınca, pek iyi göremeyen o hayalperestin ben olduğumu fark ettim Fehmi Bey.
Eskiden ne çok beklerdik kazı kazancıları. Akşam vakti gelip de kuruldu mu masalar, sokağın bir ucundan gırnatacı girerse diğer ucundan mutlaka bir kazı kazancı girerdi. Cüzdanlardaki bütün bozuklar masaya dökülürken, kazı kazancı kendisine seslenenlere yetişeceğim diye üçer beşer dağıttığı kartları geri toplamaya zorla dönerdi. Bir gün sizinle oturduğumuz masaya geldiğinde çok heyecanlanmıştım. Hatırladınız mı? O akşam biz bir kart çekmedik, ama ne olacaktı çekseydik? Şimdi anımsamakta güçlük çekiyorum, umudun iki paraya satılabilmesine mi karşıydınız, yoksa bir an süren bütün mutluluklara mı? Bence olmayacak şeyi ümit etmemek konusunda biraz haksızdınız Fehmi Bey.
Çiçekleri okşamadığım, kuşları dinlemediğim, rujumu tazelemediğim, kimseyle konuşmadığım günler boyunca anladım ki bazı kapılar kilitli olduğu için değil, kimse çalmadığı için kapanıyor. Size bu satırları yazmaya başladığımda köşedeki bakkal kepenklerini yeni açıyordu; şimdi sokak ışıkları bile yanmış, müezzin akşam ezanını okuyor. Akşam ezanı, evine geç kalanların çağrısıdır bu memleketin her köşesinde.
Demem o ki, eğer dönecekseniz tam vaktidir Fehmi Bey.



