Biçerdöverler harıl harıl çalışıyor. Buğdaylar biçiliyor. Kuzenim sonunda istediği bisiklete kavuşacak. Bütün kış bunun hayalini kurup durdu. Matematiği zayıf gelmese babası daha önce alacaktı ama hasadı beklemek zorunda kaldı.
Tarladaki sararmış buğday başakları neredeyse omzuma geliyor. Bir tane koparıp hatıra kalsın diye şortumun cebine saklıyorum. İstanbul’a dönünce günlüğümün arasına saklayacağım. Traktör römorkunda buğday havuzunda yüzüyoruz kuzenimle. İçimiz dışımız buğday. Arada terliğimin tekini kaybedip tekrar bulunca seviniyorum. Bir böcek boncuk gibi yuvalanıyor üzerimde. Kuzenim “Korkma,” diyor. “Tesbih böceği bu, bir şey yapmaz.”
Korkmuyorum zaten. Kollarımı başımın altında kavuşturup yastık yapıyorum. Gökyüzünü seyre dalıyorum. Güneşin yaydığı hareler gözlerimi kırpıştırıyor. Kuzenim yanağıma düşen bir kirpiği baş parmağıyla işaret parmağının arasına sıkıştırıyor. “Dilek tut,” diyor.
“Tuttum.”
“Alt mı üst mü?”
“Üst.”
Parmaklarını birbirinden ayırıp, “Dileğin olacak,” diyor.
“Nasıl anladın?”
“Bak kirpik yukarıda.”
Seviniyorum.
“Ne tuttun?”
“Söylemem,” diyorum gülümseyerek. “Sır.”
Papatyadan fal bakmayı da o öğretmişti. Seviyor sevmiyor…
Dar köy yoluna giriyoruz sonunda. Römork boşaltılıp harman yerine buğdaydan tepe yapılıyor. Ben üzerine tırmanıp indikçe tepe dağılıyor ama bana kızmıyorlar hiç. “Bırak eğlensin çocuk,” diyor Nafiye cicianne gülerek. Bu yıl mahsul çokmuş. Herkesin keyfi yerinde. Biraz sonra yorulup pes ediyorum zaten. Gidip sundurmada oturuyorum. Nohut ekmeğinin kokusu yayılıyor etrafa. Kuzenim “Hadi gel, çamurdan kap kacak yapalım,” diyerek elimden tutup çekiyor. “Fırın sıcakken tetem içine koyar.” Yorgun argın kalkıyorum yerimden. Ellerimiz çamur içinde; farklı boylarda taslar, tabaklar yapıyoruz. Bitince bahçenin ortasındaki kubbeli fırının yanına kurumaya bırakıyoruz eserlerimizi. Sergimize baktıkça kendimizle gurur duyuyoruz.
Nafiye cicianne sesleniyor, “Bahçeden azıcık domates, biraz da biber koparın,” diye. Şortlarımızın üzerine namaz eteği giyiyoruz. Benimkini göğsümün üzerine kadar çekiyorum. Birbirimize bakıp kıkır kıkır gülüyoruz. “Eteğini tut,” diyor kuzenim topladıklarını doldururken.
“Ben de koparacağım,” diyerek yeşil bir domatese uzanıyorum.
“Olmamış o daha, kırmızılarından kopar,” diyor.
Topladıklarımızı tepsiye boşaltıp dışardaki çeşmede elimizi, yüzümüzü, ayaklarımızı yıkıyoruz. Üstümüzü başımızı silkeleyip içeri giriyoruz. Yer sofrasında peynir, zeytin, bal, reçel, turşu, ne ararsan var. Koca bir dilim ekmeğe tereyağı sürüp üzerine poy serpip bana uzatıyor cicianne. Sıcacık ekmeğin üzerinde tereyağı eriyip kayboluyor. Afiyetle mideme indiriyorum, sofrada ne varsa silip süpürüyorum. Ailenin iştahsız kızıyım ben oysa. “Baksana, nasıl da yanaklarına kan geldi,” diyor annem sevinerek ben paşa çayımdan içerken.
Kapıdan biri “Huu! Komşu,” diye sesleniyor. Ayşe teyze gelmiş. O kapıdan girerken biz çıkıyoruz. Cami bahçesinde komşu çocuklarıyla oynamaya gidiyoruz. Kızlar ip atlıyor, lastik oynuyor, ben erkeklerle tek kale maç yapmak istiyorum. “Sen kızsın,” diyerek beni oyuna almıyorlar. Kuzenimin de onlarla oynamasını istemiyorum. Zaten bütün kış beraber oynuyorlar. Ama beni dinlemiyor. Ben de çam kozalakları toplamaya başlıyorum. Mermer bir masanın üzerine dizip sayıyorum, tam on iki tane. Kuzenim yanıma geliyor koşa koşa, “Musalla taşı o. Oraya koyma,” diyor.
“Neden? O ne ki?” diye soruyorum.
“Tabut koyuyorlar oraya,” diyor.
“Ölüleri mi koyuyorlar yani? Dedeni de koymuşlar mıydı?”
Bir an düşünüyor. “Koymuşlardır herhâlde. Köyde ölen herkesin cenaze namazı burada kılınıyor.”
“Ben hiç cenaze görmedim,” diyerek hızla kozalakları geri toplayıp bir ağacın köküne bırakıyorum.
Güler “Hadi, bizim bahçeye gidelim,” diyor. Kuzenim “Ben gelmeyeceğim, top oynayacağım. Siz gidin,” diyor.
Güler benim mektup arkadaşım. Kışları yazışıyoruz ama sadece yazdan yaza görüşüyoruz. Bahçelerindeki kiraz ağacının tepesine tırmanıp kirazları dalından koparıp koparıp yiyoruz. “Biliyor musun ben Kiraz Bayramı’nda doğmuşum,” diyorum. “O günün takvim yaprağını, emziğimi, ilk patiklerimi hep saklamış annem. Yüklük odasındaki sandıktan çıkarıp göstermişti bir kere. O zaman öğrenmiştim ben de.”
“Ya.”
Sonra kulaklarına kirazdan küpe yapıp bana gösteriyor. “Bak.”
Hayallerimizi anlatıyoruz birbirimize. Gülüp eğleniyoruz. Karnımıza ağrılar giriyor. Gülmekten mi yoksa yediğimiz kirazlardan mı bilmiyoruz. “Geç oldu, beni merak etmesinler döneyim artık,” diyorum. Kırmızıya boyanmış ellerimi çeşmede yıkayıp şortuma kuruluyorum. Toprak yoldan koşarak asfalta çıkıyorum. Burada kaldırım yok, araba da çok geçmiyor zaten. Sokak sessiz. Arada komşu bahçedeki inekler möölüyor. Bir de tişörtümden sarkan rengârenk boncuklar birbirine çarptıkça şıngırdıyor.
Bahçe kapısının kilidini bir yukarı bir aşağı oynatıp iterek sonunda açıyorum. Garç diye ses çıkıyor tahta kapıdan. Büyük kuzenim sundurmada dantel yapıyor. Çeyiz mi yapıyormuş ne, pek anlamıyorum ama çok güzel gözüküyor. Beyaz örümcek ağı gibi bir şey. “Şşşş!” diyor ben soru sordukça. “Sayımı karıştıracağım.”
Ben pes etmeyince elindeki işi bir yana bırakıp “Gel, sana da öğreteyim,” diyerek elime bir tığ tutuşturuyor. “Al, işte böyle zincir çekeceksin.”
Deniyorum, deniyorum olmuyor.
“Bez bebek yapmak ister misin?” diye soruyor.
İsterim tabii istemez miyim? Bir bohça dolusu rengârenk kumaş artığı getiriyor içeriden. Eski bir fanilaya vücuduyla başını çizip kesiyoruz önce. İğneye iplik geçiriyor. Ardı sıra dikiş dikmeyi gösteriyor. Entariliklerden artan basmalardan çiçekli bir kumaş seçiyorum bebeğimin elbisesi için. İçini kırpık kumaşlarla dolduruyoruz. Düğmeden gözleriyle burnunu yapıyoruz. Sarı yün yumağından kestiğimiz iplerden saç yapıp dikiyoruz. Sonra ortadan ayırıp iki belik örüyoruz. Uçlarını kırmızı kurdeleyle bağlıyoruz. Kırmızı boyalarla iki yanağını ve dudağını boyuyoruz. Sonra uzun uzun isim düşünüyoruz.
“Keloğlan’ın Balkız’ı olsun mu?” diyor kuzenim.
Balkız. Kulağıma çok hoş geliyor. “Olsun,” diyorum.
Bütün yaz boyunca Balkız da benimle geziyor. Ağaçlara beraber tırmanıyoruz. Evcilik oynarken, piknik yaparken, kümesten yumurta alırken hatta düğünlerde halay çekerken bile o hep yanımda. Sandalye üzerinde uyurken Balkız’ı başımın altına yastık yapıyorum.
Günler günleri kovalıyor. Kuzenim de beni. Gelincik tarlalarının arasında yakalamaç oynuyoruz. Tepeye tırmanıp rengârenk kilimleri andıran uçsuz bucaksız tarlaları seyrediyoruz. Dönüş yolunda hain bir çalı ayağıma batıyor. Çok canımı yakıyor. Deve dikeniymiş, kuzenim öyle söyledi. Zihnimde hörgücünün üzerinde dikenleri olan bir deve canlandırıyorum. Pembe mor arası çiçekleriyle hiç deveye benzemiyor oysa. Kuzenim eve kadar beni sırtında taşıyor, tabii Balkız’ı da. İğnenin ucunu çakmakla yakıp kızdırıyor Nafiye cicianne. Derimin altındaki dikenin ucunu iğneyle çıkarıp cımbızla çekiyor. Sonra kolonya döküp üflüyor. Doktorluğu da var.
“İçeri dışarı kaçınmayın artık, oturun azıcık kıçınızın üzerinde,” diyerek televizyonu açıyor. Ekrandaki görüntü bir gidip bir geliyor, televizyonun üstündeki anteni sağa sola itip görüntüyü sabitliyor. Masalcı teyze, “Kuzucuklarım,” diyerek ekrandan bizi selamlıyor.
Nafiye cicianne ıslattığı tarhanayı kaynatmaya gidiyor. Kuzenim de arkasından koşup dışarı fırlıyor. Bisikletine atlayıp çıkıyor. “Oğlum otursana azıcık,” diye bağırıyor cicianne, “Hiç laf dinlemez, hınzır.”
Masalcı teyze, “Haydi bakalım kuzucuklarım, doğruca yatağa…” diyerek iyi geceler dilerken, kuzenim arkasında bir şey saklayarak yanıma geliyor. Sonra papatyadan yaptığı tacı başıma takıyor. Beraber gölge oyunu oynuyoruz. İki elimi birleştirip bana kuş yapmayı öğretiyor. Sonra kuş uçup gidiyor. Yaz da öyle.
Kuzenlerimden ayrılmak istemiyorum. “Ben gitmeyeceğim,” diyerek ağlıyorum. Yengem kucağına oturtup “İstanbul’a geliriz,” diyerek beni teselli ediyor. Aynı şey değil ki! Orada sabah gukku gukku sesleriyle uyanmıyoruz güne, çalar saat çalıyor. Sonra dalından koparıp meyve de yemiyoruz. Çamurla da oynamıyoruz hiç. Parkta salıncakta sallanıyoruz, buradaki gibi ağaç dalından tepetaklak sarkamıyoruz ki.
Yere yataklar serilirken divanın üstüne oturuyorum. “Kalk kız ordan, bozacaksın,” diyor Nafiye cicianne. “Kukumav kuşu gibi ne düşünüp duruyorsun?”
Divan nasıl bozulur? Kukumav kuşu ne? Annemle koyun koyuna yatarken soruyorum, “Anne, kukumav kuşu ne?” Gülüyor. “Hadi, yat uyu artık, sonra anlatırım,” diyor. Sabah güneşi perdelerin arasından yüzüme vurunca anneme biraz daha sokulup başımı göğsüne gömüyorum.
“Kuzum,” diye seviyor annem, saçlarımı okşuyor.

