“İndir perdeleri, gözüme güneş giriyor,” dedi aksi aksi. “Ne laf anlamaz şeylersiniz böyle, inadına yapıyorsunuz sanki.”
“Estağfirullah anneciğim, hiç olur mu öyle şey?” diyerek kadife perdeyi çekti. Havada uçuşan toz zerrecikleri burnunu kaşındırdı.
“Bu ne böyle, zindan gibi. Hiç ortan yok mu kızım senin?”
“Hasbünallahü ve nimel vekil,” diye geçirdi içinden perdeyi aralarken.
“Böyle iyi mi?” diye soracak oldu. Cümlesini tamamlayamadan “Hapşu!” sesi duyuldu.
“Bırak, bırak kalsın. Hiçbir işi doğru dürüst beceremezsin zaten.”
Aksiliği, huysuzluğu üzerindeydi yine Nesibe Hanım’ın.
“Anne, üstüne fazla gitmiyor musunuz Oya’nın? Ne dersen yapmaya çalışıyor kızcağız.”
“Bir avukatlığın eksikti, onu da gördük çok şükür,” dedi alaycı bir ses tonuyla.
“Estağfurullah,” dedi en küçükleri Osman. Kardeşler arasında en cesur olanı oydu ve tabii annesinin de göz bebeği. Osman aşağı, Osman yukarı, annesi anlatmalara doyamazdı hiç. Küçükken ara sıra Oya kıskanırdı onu, sebepsiz yere çimdiklerdi. Çocukluk işte. Ağlayınca da en çok o dayanamazdı ya, neyse. Onlar da bir günmüş, diye geçirdi içinden.
İçi yangın yeri, dışı sütlimandı her zamanki gibi. O yüzden hiç sesini çıkarmadı. Öylece durdu. Konuşulanları dinlemekle yetindi. Zaten ne dese boştu. Bu saatten sonra annesinin değişeceği yoktu. Analık hakkı hatırına idare ediyordu. Hayata kazık kakacak hâli de yoktu, elbet bir gün Hakk’ın rahmetine kavuşacaktı. Sonradan pişman olacağı şeyler söylemezdi Oya. Kimseyi kırmayan, hatırşinas bir ruhtu ama son zamanlarda sabrının iyice tükenmekte olduğunu hissediyordu. Geçen ay zatürre geçirdiğinde doktorlar neredeyse umudu kesmişti ama yine bir şekilde toparlamıştı. Resmen Azrail’e kafa tutmuştu. Böyle giderse annem hepimizi gömer, diye düşündü bir an. Sonra bu düşüncesinden kendisi de utandı. Daraldı, yakasını çekiştirdi. Oda çok mu havasızdı ne?
“Ne öyle başımda dikilip duruyorsun, otursana Oya,” dedi annesi. İstemeye istemeye de olsa mecburen annesinin yanı başındaki oyma sandalyenin kenarına eğreti bir biçimde ilişiverdi.
“Siz çıkın hadi. Duymadınız mı, herkes çıksın. Kalabalık ettiniz iyice.”
Tam ayaklanırken bileğini kavradı Nesibe Hanım. “Sen kal. Sana diyeceğim var.”
Geri oturdu mecburen Oya. Gerginliği her hâlinden belli oluyordu.
İçeridekiler çıkıp kapı kapandıktan sonra adım sesleri uzaklaşana kadar bekledi, sonra gözlerinin içine bakıp:
“Artık bazı şeyleri öğrenmenin vakti geldi ama önce bana bir söz vereceksin. Konuşacaklarımız mahşere kadar aramızda kalacak.”
Çekinerek, “Peki,” dedi. Annesinin söyleyeceği şey ne kadar önemli olabilirdi ki? Aklına kötü şeyler getirmemeye çalıştı. Sırlardan, gizli kapaklı işlerden hiç hoşlanmazdı.
Boğazını temizlerken öksürüğe boğuldu bir an Nesibe Hanım. Zatürreyi atlatmıştı atlatmasına ama hâlâ öksürüğü devam ediyordu.
Sürahinin üzerindeki dantel örtüsünü kaldırıp bardağı doldurdu ve uzattı.
“İç anne.”
Bir yudum aldıktan sonra biraz dinlendi. Nihayet öksürüğü hafiflediğinde:
“Bir bitmedi gitti meret şey. Şuramda bir gıcık takıldı kaldı, gitmiyor.”
Yaşlı annesinin yüz hatlarını inceledi. Göz altları mosmordu, avurtları çökmüştü.
“Oya,” diye söze başladı ama devamını getiremeden sustu. Başucundaki çekmeceye uzandı ve sararmış bir zarf çıkardı. “Oku,” diyerek uzattı.
Eli titreyerek zarfı açtı. İçinden sararmış, siyah beyaz, elinde tüfek tutan üniformalı bir asker fotoğrafıyla kurutulmuş bir gelincik ve bir de mektup kâğıdı çıktı.
Nesibem, gül kokulu nişanlım,
Bu sabah içtimadayken bu gelinciği senin için kopardım. Onbaşı üç gün üst üste gece nöbeti verdi. Beni cezalandırdı güya. Bilmiyor ki geceleri seni düşünmekten zaten gözümü uyku tutmuyor.
Bu dağ başında yıldızları seyre dalıp senin hayalini kurarak geçiyor günler. Güzel gözlerine bakacağım günü iple çekiyorum. Tezkeremi alır almaz nikâhımızı kıydıracağım. Nasibim sensin. Bekle beni, gelinciğim.
Eyüboğlu ne güzel yazmış.
Çakıl
Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
Bir gelincik açılır ansızın
Bir gelincik sinsi sinsi kanar
…
Er Mesut
Mektubu katladı. Yanaklarından süzülen yaşlara engel olamadan sadece “Neden?” diyebildi. “Neden daha önce değil de şimdi?” Belki de ilk defa sesi böyle yüksek çıkıyordu.
Eliyle “Şşşş!” işareti yaptı anası. “İçeridekiler duyacak.”
“Duyarlarsa duysunlar. Umurumda değil. Onun için mi yıllarca bana kan kusturdun? Ayrık otu gibi davrandın? Babam biliyor muydu?”
“Bir dinle. Her şeyin bir izahı var.”
“Bunun izahı olur mu? Yıllarca koca bir yalanın içinde mi yaşadım ben? Aklım almıyor!”
“Nişanlıydık, evlenecektik,” derken sesi cılız çıkmıştı. Uzaklara dalıp gitti sanki ama çabucak toparlanıp, “Gelin ata binmiş, ya nasip demiş,’ derdi babaannem de kulak asmazdım hiç. Gençlik işte,” diye kestirip attı.
“Senin için sadece bir hataydım, öyle mi?”
Nesibe Hanım’ın yanağından bir yaş süzüldü, sonra bir tane, bir tane daha. Oya sakinleştiğinde saçlarını okşadı.
“Olur mu öyle şey? Babandan bana kalan tek hatırasın, onun emanetisin.”
“Onun için mi yıllarca itip kaktın beni?” derken gözbebekleri cayır cayır yanıyordu.
Annesi onu sakinleştirmeye çalıştı ama fayda etmedi.
“Allah’ım, nasıl olur böyle bir şey?” diyerek odanın içinde dört dönüp durdu. Az sonra olduğu yerde çöküp sırtını duvara yasladı. Dizlerini kendine çekip sardı. Oda etrafında dönüyor, kulakları uğulduyordu.
Annesi zar zor cümlelerini toparlamaya çalışarak, “Bu mektubu postaladıktan sonraki gece nöbetteyken vurulmuş. Sabah ezanı yeni okunmuştu, haberi geldi. Duyar duymaz düşüp kalmışım olduğum yerde. Gebeymişim meğer. Haberim yoktu. Babam hiç yüzlemedi ama bir daha da ağzını açıp bana tek bir kelime dahi etmedi. Mesut’un kırkı dolmadan da gelin etti beni.”
“O zaman neden şimdi? Neden daha önce söylemedin?”
“Söyleyemezdim. Hüseyin tek şartla beni kabul etti. Mecbur senin üzerine yemin ettim. Biri duysa hakkımızda konuşulacakları bir düşün. Bir daha insan içine çıkamazdık.”
“Peki neden hiç sevmedin beni?”
“Nasıl söz öyle? İnsan yavrusunu sevmez mi? Ama ona o kadar çok benziyorsun ki! Gözlerin, bakışların… Sana her baktığımda onu gördüm ama aynı acıyla yanıp tutuştum. Ah, keşke o gelinciği koparmasaydı.”
Bir an onu teselli etmek için “Affettim,” demek istediyse de kelimeler boğazında düğümlendi sanki, yapamadı. Kalkıp perdeyi sonuna kadar çekip camı açtı. Derin bir nefes aldı. Babasını düşündü. Hiç tanımadığı öz babasını. Çayına şeker atar mıydı? Adı dışında hiçbir şey bilmiyordu. Mesut. Sadece o kadar.



