Salı, Ağustos 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Sersem Kuşlar

Göç başlamıştı demek. Ne çabuk gelmişti bahar. Kar da yağmamıştı bu yıl. Hevesi kursağında kalmıştı Süreyya’nın. Yokuş aşağı kızak kayan, kar topu oynayan, kardan adam yapanları izlemekten ziyade; buz tutan asfaltta kayıp düşenler daha çok eğlendirirdi onu. Bir hevesi vardı, onu da kursağında bırakmıştı hava. Meteorolojinin de bir şeyden anladığı yoktu. “Nerede o eski kışlar?” diye iç çekecek oldu, bir an sonra vazgeçti. Geçmişin paslı, kekremsi tadıyla ağzı acıdı. Kendi kendine mırıldandı Süreyya; “Hayat kısa, kuşlar uçuyor.”

“Gelin, gelin…” diye el etti leyleklere, güpürlü tüllerin volanlarının arasından görebildiği kadar. Bu tüller sadece camların silindiği günlerde çekilirdi. “Birini mi bekliyorsun? Çekil camın önünden. Birini bekliyorsun sanırlar, laf söz olur,” derdi babaannesi genç kızken. Rahmetli şimdi görse ifrit olurdu. Çünkü Süreyya Hanım’ın tek eğlencesi sokaktan geçenleri izlemekti. Sabah kahvaltıdan sonra sırasıyla önce keyif çayını, sonra da kahvesini hep aynı berjerde oturur, içerdi.

Karşı apartmanda oturan Süheyla Hanım’ın kızı epeyce serpilmişti. Boyanmış, süslenmiş; ince belini kıvıra kıvıra yokuştan aşağı inerken kapılarının önüne geldiğinde bir an duraksadı, gözlerini kısıp Süreyya’nın gözlerinin içine baktı ve başıyla selam verdi. Şakaklarındaki damarlar attı Süreyya’nın. “Sinsi şey…” diyerek elindeki çay bardağını çat diye sehpanın üstünde duran tabağına bıraktı. Az daha kırılacaktı.

“Eh,” dedi, “biz de böyle ince belliydik eskiden, kırım kırım kırılırdık. Onlar da bir günmüş işte.” Artık sabahları çayı ocağa koyacak takati bile bulamıyordu. “Havanı yesinler,” dedi. “Neydi bu sevimsizin adı?” diye zihnini yokladı. Tık yoktu. Hatırlayamadı. Hırslandı. Öfkesini içinde tutamadı. “Sıçsın kafana kuşlar,” dedi. “Leyleği havada görmüş haspam. Sabah ayazı atmış kendini sokağa.”

Saçlarını savura savura yokuş aşağı indi genç kız, az sonra gözden kayboldu. “Ziline basıp kaçanlar çetesinden kesin bu kız.” Başlarından aşağı az su dökmemişti tepeden. “Gidin azıcık uzakta oynayın! Bu da kafa mı? Ben bilirim…” diye söylenip durur, sonra akşam yemek vakti geldi mi kurtlanır, duramaz, üşenmeden tek tek komşuları gezerdi. Şikâyetleri duyan babalar genelde aynı cezayı verirdi. Kızsa odasına gönderilir, erkekse kulağı çekilirdi.

Süreyya Hanım da tıs tıs tıslayarak giriş kattaki dairesine inerdi. “O günler de bir günmüş,” dedi içinden. Şimdi odadan odaya geçerken bile yoruluyordu. Yanı başındaki teybin play tuşuna bastı. İçindeki kaseti değiştirmeyeli epey olmuştu. Ferdi Özbeğen’den “Dönsen Bile” çaldı. Kalorifer peteğinin üzerindeki mermere dizdiği hercai menekşeler coşmuştu iyice. Topraklarını yokladı. Kurumuştu. Daha iki gün önce sulamıştı.

Bahar gelmiş, leylekler havadaydı; kaloriferler hâlâ cayır cayır yanıyordu. Şikâyet edince kabahatli oluyordu. Kapıcı Şakir Efendi illallah etmişti ondan, mahallenin bakkalı, manavı yaka silkiyordu. İşte öyle geçimsiz ihtiyarın biriydi Süreyya Hanım. Bu yaşa gelmiş, hâlâ didişip duruyordu çoluk çocukla. İşlerine gelmiyordu tabii. Doğru düzgün yapmıyordu kimse görevini. Sonra söyleyince kabahatli oluyordu. Camlar da iyice kirlenmişti. Nisan yağmurları da bitmişti artık. Silmek lazımdı bayramdan önce. Kimi bulacaktı şimdi? Kapıcı Şakir’in karısı Gülsüm’ün karnı burnundaydı yine. Nüfuslarına bir sabi daha eklenecekti. Marifetmiş gibi dizmişlerdi çocukları boy boy. Bir göz odada beş nüfus nasıl yaşıyorlardı, aklı almıyordu.

Triko bluzunun altına geçirdiği diz kapağı hizasındaki kalem eteğiyle kapıyı çekip, “Üst komşu Neriman Hanım’a çıkıp sorayım bari,” dedi. “Evdedir şimdi o.” Arada sabah kahvesine ona uğrardı. Görgülü kadındı vesselam, hanım kadındı. Saygıda kusur etmezdi hiç. Dedikodulara kulak asmaz, işine gücüne bakardı. Yönetici olacak o meymenetsiz kocası yok muydu, kör olasıca… Sokak kedilerini musallat etmişti apartmana. Eşeleyip duruyorlardı bahçeyi. Kahvenin yanında çikolata ikram etti Neriman Hanım. “Almayayım canım,” dedi. “Dokunuyor. Midem ekşiyiveriyor.”

“Doktora gittin mi?”

“Gittim, gitmez miyim? Ağzına tükürdüğümün doktoru bir halt bilmiyor,” diye çemkirdi. “Verdiği ilaçlar da bir işe yaramadı. Sinirselmiş. Çok biliyor! Ne sinirim olacak benim?”

“Geçmiş olsun,” demekle yetindi kadıncağız. Ağzını açıp başka bir şey desem şimşekleri üzerine çekmekten korktu. Televizyonun kumandasını eline aldı. “Bakalım mı azıcık, ne dersin?” diye sordu. Konuyu değiştirmek için bahane arıyordu. “Bak bakalım, var mı bir şey?”

Kanalları gezip sonunda bir kanalda karar kıldılar. Münir Özkul, “Limonnn!” diye bağırdı. Adile Naşit, “Sirkeee!” diye tepinip durdu. Boşalan fincanını ters çevirip sehpaya bıraktı. Eline dantelini aldı. Tığına ipi iki kez dolayıp üçlü trabzan yaptı. Sonra bir tane, bir tane daha. Keyfi az da olsa yerine gelmişti. Filme bakarken kendi hayatını düşündü. “Ak,” diyenlere, “Kara,” demekle geçmişti. Öylesine bomboş.

Neriman Hanım fincanı eline alıp, “Dilek tut,” dedi. Umacak bir mededi de kalmamıştı artık bu yaştan sonra. Ne tutsundu ki? Bir kuş kondu pencerenin önüne. Camı tıkladı. “Ah, mama istiyor,” dedi Neriman Hanım. “Alıştı iyice.” Bir koşu mutfağa gidip bulgur ıslattığı kaseyi getirdi. “Al birini, vur ötekine,” dedi içinden Süreyya Hanım. “Kocası kedileri toplar başımıza, karısı kuşları.” Ona kalsa kuşları kaçırmak için her yere diken taktırırdı. Pisletiyorlardı. “Sersem kuşlar…” diye çemkirdi içinden.

“Hayat kısa, kuşlar uçuyor.” Cemal Süreya gibi o da uzaktan sevmişti; öyle hiç elini tutamadan, kokusunu içine çekemeden, boynuna sarılamadan. Beyaz bir kâğıda dökülen hasret dolu sözler tek şahidiydi aşklarının. Sonra onlar da gelmez olmuştu. İşte o kara gün, kar kış, bir telgraf ulaşmıştı aile ocağına. Kasvetli hava kusmuştu tüm kinini sanki. Yağmur, fırtına dinmek bilmemişti. Daha elini tutamadan bırakmıştı sevdiği. Tezkeresine iki hafta kala nöbet tutarken şehit edilmişti. Süreyya da yaşamayı bırakmıştı ondan sonra. Sadece nefes almakla yetinmişti. 

Bir kuş sürüsü daha süzüldü gökyüzünde. Dolan gözlerini gizlemeye çalışarak hep yaptığı gibi maskesini takındı. “Kendilerini kırıyorlar sıcak bir memlekete göçeceğiz diye. Her mevsim aynı tantana. Bok var sanki,” diye söylendi. Neriman Hanım hafifçe gülümsedi.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Burcu Al Ahmed
Burcu Al Ahmed
Yirmi yıldır göçmen olarak yaşıyorum. Ekonomi eğitiminin ardından uluslararası bankalarda çalıştım, daha sonra eğitim sektörüne yöneldim. Kütüphanecilik ve yabancılara Türkçe öğretmenliği yaptım. Şu anda Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü son sınıf öğrencisiyim. Öykülerim Panzehir Edebiyat, Kirpi Edebiyat ve Pandabiyat'ta yayımlandı. Edebiyatist Yayınları'ndan çıkan Gölgedekiler 1 adlı kolektif kitapta bir öyküm yer aldı. Yazılarımda daha çok kadınların hayat deneyimlerine ve iç dünyalarına odaklanıyorum.

POPÜLER YAZILAR