Yol almak, yolda olmak hep heyecanlandırmıştır beni. Kalabalıklar arasından sıyrılıp yol aldığım yerlerde kaybolmak istemişimdir.

Trenin kalkmasına epey vakit vardı. Erkenden gara gelip boş bir yer buldum, bir kenara oturdum. Yüksek tavanlar arasına sıkışmış serçelerin sesi yolcuların seslerine karışıyordu. Su satan ufaklık, “Buz gibi soğuk suuu!’’ diye bir baştan diğer başa gidip geliyordu. Annesinin kolunu çekiştiren çocuk, bavulunu başının altına alan siyah paltolu esrarengiz adam, vedalaşan sevgililer…  Hepsi kalabalığın içinde bir telaş içindeydi.

Duvardaki “Gelen Yolcu, Giden Yolcu” tabelasının ortasında akreple yelkovan yediyle dokuz arasında duruyordu. Sekiz kayıplarda. Düşen zamana kimse aldırış etmemiş, kim bilir kaç zamandır kayıptı.

Gece yarısı olmuştu, son tren geldi. İnen telaşlı yolcuların koşturması, yarı uyur yarı uyanık hâlleriyle garı boşaltmışlardı. Gündüzün telaşı bir anda yerini hüzne bırakmıştı. Etrafta dolaşan istasyon görevlisiyle duvar dibine sığınmış evsizler de bu hüzne ortak olmuşlardı. Sabaha karşı kalkacak treni beklemek için havasız, nefes kokan salona geçtim. Yüksek pencerelerin önünde, dışarıyı görebileceğim bir yere oturdum. Saat bir hayli ilerlemişti. Gelen anons, benim trenin hareket anonsuydu. Tren gelmişti, yolcular bir bir trene bindiler. Lacivert üniformasıyla ortada dolaşan hareket memuru, elindeki işaret levhasını bir sağa bir sola sallamasıyla tren hareket etmeye başlamıştı. Kimse kalmasın diye çalan siren sesi, birbirlerini tanıyan tanımayan insanların el sallamaları… Vedalar birbirine karışmıştı. Şehirden uzaklaşmıştık. Gün ağarmak üzereydi, ağaçların arasından geçerken uzaklardan görünen evlerin bacalarından çıkan dumanla kara trenin dumanı yarışa girmişti; sanki geride ince bir çizgi bırakmışlardı. Ağaçlar rengârenkti, sarının, yeşilin tonları… Kızıla boyanmış ağaçlarda aralarına karışmış, manzaraya ayrı bir güzellik katmıştı.

Bir anda karanlığın içerisine girmiştik, bir korku kaplamıştı içimi; karanlıktan hep korkmuşumdur. Yorucu bir yol seçmiştim kendime. İlk defa tek başıma bir yolculuk yapacaktım. Trenle yolculuk yapmak yorucu olacaktı. Kendimden yola çıkıp, kendime varmak istedim. Biraz cesaret, biraz da korku. Cesur olmak yol almaksa, cesur oldum, yol aldım. Hiç bilmediğim bir başka şehirde tek başıma kaybolmak istedim belki de. Korku bütün bedenimi sarsa da cesaret daha ağır basmıştı. Belki gerçeklerle yüzleşmenin korkusuydu bu. Tek başıma yol alabilecek miydim? Hep bekleyen mi olmak, yoksa beklenen mi?

Saatler süren yolculuğumun ardından Diyarbakır’a varmıştım. Oradan karayoluyla Mardin’e geçtim. Akşam saatlerinde otele yerleştiğimde yorgundum ama içimdeki heyecan dinmiyordu.

Sabah güneşi, odanın küçük ahşap penceresinden içeriye sızmıştı. Kaldığım otel odası Mezopotamya Ovası’na bakıyordu. Pencereyi açıp Mezopotamya’nın ılık havasını soludum. Uçsuz bucaksız ovaya baktım. Toprak, insanın sabrını sınayan, emeğini saklayan, zamanı gelince de karşılığını veren bir sır gibiydi. Kimi tohum başak olur, kimi toprağın karanlığında kalırdı. İnsan da öyle değil miydi? Ektiği her şeyin hasadını aynı mevsimde toplayamıyordu. Güneş, Mezopotamya Ovası’nın üzerine doğarken toprağın sakladığı sırları da aydınlatıyordu. Heyecanlanmıştım. Güne güzel bir kahvaltıyla başlayıp bana eşlik edecek fotoğraf makinemle yola çıkmak için sabırsızlanıyordum. Labirent sokaklarını arşınlayıp bu masal şehrinde kaybolacaktım. Dar sokaklardan başladım dolaşmaya, her duvar dantel gibi işlenmişti; ustalıkla, sabırla, sevgiliye kavuşma heyecanıyla… Her taşın üzerinde bir ömürden izler vardı. Ustalar, sabırla işledikleri taşlara yıllarını bırakmışlardı. Bir gün elleri duracak ama emekleri duvarlarda yaşamaya devam edecekti. Ektikleri tohumların meyvelerini kendilerinden sonrakilere bırakacaklardı. Sokak aralarında ahenkli bir ses yayılıyordu etrafa, bakır ustalarının çekiç sesleri. Şehrin sembolü olmuş mitolojik karakter Şahmeran’ın resimlerini ellerindeki bakır plakalara işliyorlardı. İki sokak çıkmıştı karşıma “Çıkmaz sokak,” dedim kendi kendime. Yaşlı bir amca yanımdan geçerken seslendi. “Mardin’de çıkmaz sokak yoktur. Her sokak seni ayrı bir yere götürür, her sokakta hayat vardır evladım.’’ Selam verip yoluma devam ederken yaşlı adamın sözlerini düşündüm. Hayatta da insanın çıkmaz sandığı yollar vardı. Bazen geri dönmek zorunda kalıyor, bazen de yürüdükçe ne aradığını unutuyordu insan. Yıllar sonra geri baktığında, bütün o yolların kendisinde bıraktıklarını topluyordu. Kimi bir ders, kimi bir kırgınlık, kimi de geç kalınmış bir mutluluk… Belki hayatın hasadı, insanın yanında götürebildikleriydi.

Yürüdükçe sokaklar daralıyor, evlerin altından geçen kemerli tüneller, abbaralar çıkıyordu karşıma. Güneş ışığını kesen gölgeliklerin arasında çocuklar oynuyordu. Büyükşehirlerdeki çocuklara göre çok şanslılardı. Oyun oynayabilecekleri sokakları vardı. Saklambaç oynayanlar, patlamış plastik topla futbol oynayan erkek çocukları, elindeki bir bez bebekle koşturan kız çocuğu… O bez bebek beni çocukluğuma götürmüştü. Kıvırcık saçlı kız çocuğuna bakarken kendi çocukluğumu düşündüm. O yıllarda içime hangi hayalleri ekmiştim, hangileri büyümüş, hangileri daha filizlenmeden kaybolmuştu? İnsan büyüdükçe geçmişini geride bıraktığını sanıyordu. Oysa bazı şeyler yıllarca içinde sessizce bekliyor, hiç ummadığı bir anda karşısına çıkıyordu. Belki de insan, çocukluğunda ektiği tohumların hasadını en çok büyüdüğünde topluyordu.

Hiç bilmediğim bir şehrin sokağında, çocukluğumla baş başaydım.

Ben de yaşadıklarımla yol almıştım, doğru ya da yanlış. Emin adımlarla, kendime güvenerek… Yol alırken yanımda olduklarını hissettiklerim bana hep güç vermişti. Çıktığım bu yolculuk, beni bambaşka düşüncelere götürmüştü.

Bir kahve molası verme zamanı gelmişti. Kahve içebileceğim bir yer ararken sokağın başında derin bir sohbete dalmış Süryani papazla cami imamı dikkatimi çekti. O anda ezanın sesiyle kilise çanlarının sesi birbirine karışıyordu. Farklı dinler, farklı diller… Yıllarca birlikte yaşamışlardı. İnançları farklı olsa da aynı sokakları, aynı şehri paylaşmışlardı. Rengârenk bir kültür şehriydi burası, aklımı başımdan alıyordu.

Mezopotamya’ya karşı kahve içebileceğim bir kafeye oturdum. Zaman dursun istiyordum. İstanbul’un gürültüsünü, o kalabalık telaşını bir an unutup bu kadim şehre karşı kahvemi yudumladım. Bir kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu da unutmadan…

Bu yazı sana ne hissettirdi?