Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Uyanış

Leman Hanım bir sabah, birkaç parça eşyasını küçük bir valize koyup, “Biraz dinlenirim,” diyerek çıktığı evinden, çocuklarının hiç tasvip etmediği o yere gelmişti. Ne gerçekten gelmiş saymıştı kendini ne de burada kalıcı olduğunu kabul edebilmişti. Sanki hayat onu yavaşça buraya bırakmış, o da fazla direnmeden, sessizce kalmıştı. Zamanın nasıl geçtiğini artık günlerden değil, içinde biriken yorgunluktan anlıyordu. Eskiden her şeye yetişmeye çalışan, herkesi düşünen o kadın gitmiş; yerine daha sessiz, içine kapanık biri gelmişti. Kendini içinde bulduğu bu yeni hayata da, bu mekâna da alıştırıyordu. Günlerini yüksek tavanlı, loş bir binanın uzun koridorlarındaki sıralı odaların birinde  geçiriyordu. Açık renge  boyanmış duvarlar içeriye çökmüş solgunluğu dağıtamamıştı. Duvar diplerine dizilmiş tekerlekli sandalyeler, kapı aralıklarından sızan ilaç kokusu ve her odada farklı bir sessizlik… Burası, zamanın dışarıdakinden biraz daha yavaş aktığı bir yerdi.

Leman Hanım, odasının kapısını aralık bırakırdı. Koridordan geçen ayak seslerini  dinler, kimin ağır yürüdüğünü, kimin acele ettiğini, kimin durup nefeslendiğini bu seslerle tanırdı. Zamanla o seslerin arasına karışmış, hep biraz geriden, biraz uzaktan…izleyen tarafta kalmayı tercih etmişti. 

Burada konuşmalar kısa, bakışlar uzundu. İnsanlar söyleyemediklerini suskunluklarıyla anlatıyordu. Leman Hanım, odasında kendine küçük bir dünya kurmuştu, kimsenin fark etmediği alışkanlıklarıyla zamanını geçiriyordu. Yıllarca evinde yaptıklarını burada da sürdürüyordu. Dolabına özenle yerleştirdiği eşyalarını, sebepsizce yerlerini değiştirip yeniden düzeltiyordu. Her şey yerli yerinde olmalıydı. Düzen onun için huzur demekti. Pencere önündeki çiçeğini her sabah azıcık suyla besler, onunla konuşur, yapraklarını silerdi. Çiçeğine sessizce “Bugün biraz daha iyi görünüyorsun,” derdi; sanki karşılık alacakmış gibi. Bazen de örgüsünü eline alır, her ilmek atışında “Çocuklar ne yaptı acaba?” deyip dururdu. Kendine söz vermişti aslında, her şeyi kontrol etmeyi bırakacak, içindeki sesi biraz da olsa durdurmaya çalışacaktı. Ama elinde değildi, bir türlü bırakamıyordu. O sırada koridordan ince bir ses, kapı aralığından süzülüp odaya kadar gelmişti. Leman Hanım kapıya doğru gidip sese kulak verdi. Yan odadaki Müzeyyen Hanım’ın sesi koridorda yankılanıyordu, her sabah aynı şarkı: “Fikrimin ince gülü, kalbimin şen bülbülü…”

Eskiden o da mırıldanırdı böyle şarkılar… Ne zaman bıraktığını hatırlayamadı. Şarkıya eşlik etmek istedi ama sesi çıkmadı. Sanki o şarkı artık başkasının hayatına aitti. 

Koridorda bir manken edasıyla yürüyen Belkıs Hanım’la göz göze geldi, gülümsedi. Belkıs Hanım, bambaşka bir dünyadan gelmiş gibiydi. Sarı saçları, inci kolyesi, kırmızı ojeleriyle her gün aynı saatte ortaya çıkar; görünmez bir podyumda yürür gibi adımlarını ölçüp biçerdi. Başını hafifçe dik tutar, kimseye bakmadan ama herkesin baktığını bilerek yürürdü.

Topuk sesleri koridorun sessizliğini ince ince yarar, ardından kısa bir boşluk bırakırdı. Sanki o geçtikten sonra mekân, bir anlığına nefesini tutardı.

Bir zamanlar gerçekten kalabalıkların içinden geçmişti. Belki bakışların üzerinde toplandığı bir hayat yaşamıştı. Şimdi o bakışların yerini, yarı aralık kapılardan süzülen sessiz izleyişler almıştı. Ama vazgeçmiyordu. Kim olduğunu unutmamak için… Her gün yeniden, aynı özenle yürüyordu. 

Herkes, kendi hikâyesini bir şekilde sürdürmeye çalışıyordu burada. Kimi bir şarkıya tutunuyor kimi geçmişinden kalan bir ihtişama… Leman Hanım ise hiçbirine tutunamıyordu. Pencere önündeki sandalyesine geri döndü. Orası onun dünyaya açılan tek kapısıydı.

Dışarıda akan hayatı izliyor, ama hiçbir yerine dokunamıyordu. Gelen geçen insanlar, uzak sesler, belirsiz hareketler… Arada bir banklarda oturan ziyaretçiler görünürdü. Kimisi aceleyle gelir, kısa bir sarılışla geri dönerdi. Kimisi uzun uzun oturur, hiç konuşmadan el tutardı. Giriş kapısının önünde duran arabalar, gelişlerin ve gidişlerin sessiz tanıklarıydı.

Leman Hanım, içerideki düzenle dışarıdaki akış arasında kalmış gibiydi. Ne tamamen bu koridorlara aitti ne de bahçedeki rüzgâra. Ama en çok o pencerenin önünde, gün ışığının içeri süzüldüğü yerde kendini buluyordu.

Pencerenin ardından baktığı hayat, ona başka şeyler düşündürüyordu.

Eskiden “gamsız” dediği yüzlere şimdi daha başka bakıyordu. Belki de kimse gamsız değildi. Herkes, sadece taşıyabildiği kadarını gösteriyordu. 

“İnsan herkesi düşünmekten hasta olur…” diye mırıldandı. Kendini unutarak yaşadığı hayatın özetiydi bu aslında.

Geceleri yatağa yattığında zihni susmuyordu.

“Eve gitti mi?”

“Uyudu mu?”

“Telefonu neden kapalı?”

“Bir şey mi oldu?”

Her soru başka bir soruyu doğuruyor, hiçbir cevap yeterli olmuyordu. Oğlunun yıllar önce söylediği o cümle aklına geldi.

“Anne, biraz da kendin için yaşa.  Bırak kim ne yaparsa yapsın, büyüdük biz. Çocuk değiliz.”

O zaman anlamamıştı; insan kendisi için nasıl yaşardı ki?

Bir çocuğun varsa, kalbin zaten onunla atarken bu mümkün müydü?

Çocuk büyüse de annelik bitmiyordu. Aksine, görünmeyen o bağ daha da sıkılaşıyordu. Yanında olmadığında büyüyen bir boşluk, içini kemiren bir merak…Beklemek, artık anneliğin görünmeyen yüklerinden biriydi.

Koridordan gelen her telefon sesiyle içi kıpırdar, kalbi sanki yerinden çıkacak gibi çarpardı. Kapı her tıklatıldığında umutla kapıya yönelirdi. Ama gelen, hep başkası olurdu.

Uzun zaman olmuştu; çocuklarından ne gelen vardı  ne giden fakat yine de kırılmıyordu. İçinde hâlâ o eski alışkanlık; düşünmek, merak etmek, kaygılanmak.
“Acaba iyiler mi?” diye soruyordu kendine. Cevap yoktu ama soru değişmiyordu. Aynı soruyu kaçıncı kez sorduğunu fark etti o an. Zihni aynı yerden başlayıp yine aynı yere dönüyordu. Bir anda içinde biriken, görünmeyen bir  ağırlık  hissetti. Belki de insan, en çok bırakamadıklarıyla yoruluyordu. 

Zihninde dönüp duran o “acaba”lar, “ya öyle değilse”ler, içini sessizce kemiren görünmez misafirler gibiydi. Hiç gitmeyen düşünceler. Her şeyi bilmek, her şeye yetişmek zorunda değildi. Oysa hayat bu kadar ince ince düşünülmek için değil, biraz da akıp gitmek için vardı. Bunu geç de olsa fark etmişti. Her şeyi kontrol edemeyeceğini herkesin dertlerine derman olamayacağını, bazı kapıların çalınmadığında değil; kapandığında bir anlamı olacağını idrak etmişti.

“Ben ne zaman kendim için yaşamaya başlayacağım?” dedi bu kez, öncekilerden farklı olarak yüksek sesle. Cevabı bilmiyordu  ama ilk kez bilmemek onu eskisi kadar korkutmuyordu. İçinde biriken o görünmeyen ağırlık, sanki yavaş yavaş  çöken bir toz gibiydi. Silindikçe dağılan, görmezden gelindikçe çoğalan…

Her şeyi temizlemeye çalışırken aslında daha çok yorulduğunu anlamıştı. Sevdiklerini düşünmek ve kendini unutmamak arasında bir denge kuramıyordu. O dengeyi kuramadığında hayatın ağırlaşacağının, kurabildiğinde de hafifleyeceğinin farkındaydı artık. Belki de mesele her şeyi doğru yapmak değil, biraz daha az yorularak, kendine daha çok şefkat gösterimek ve hayatına devam etmekti. Pencereyi açtı, limon çamının kokusunu içine çekti, derin bir nefes aldı. Sanki uzun zamandır ilk kez gerçekten nefes alıyordu.

O gün de kimse gelmemişti, ama ilk kez bu eksiklikle sessizce kalabilmişti.

Zihni eskisi kadar gürültülü değildi. İçindeki o görünmeyen toz biraz olsun hafiflemişti. Pencerenin önünden kalktı, odanın kapısını araladı. Koridordan geçen beyaz önlüklü genç kadına bakarak,“Bugün hava nasıl?” diye sordu.

Genç kadın bir an durdu, gülümsedi. “Güzel, biraz rüzgârlı ama iyi geliyor.” Leman Hanım, başını hafifçe salladı. Rüzgâr içeriye kadar gelmişti sanki. İçeri geri dönmedi bu kez, kapısını sonuna kadar açtı. Koridora adım atarken, içinde tuhaf bir hafiflik vardı. Her şeyi bilmeden de yürünebildiğini, her şeyi düşünmeden de nefes alınabildiğini fark etti. Belki de hayat, kapılarını aralamakla değil, bazen cesaret edip sonuna kadar açmakla başlıyordu. 

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Meral Dokur
Meral Dokur
Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler ve Medya İletişim bölümlerinden mezun. Yazma tutkusun aldığı eğitimler ve editörlük çalışmalarıyla sürdürüyor. Edebiyat dergilerinde ve kolektif kitaplarda öyküleri yayımlandı. Şu an hazırladığı ilk öykü kitabıyla okurların karşısına çıkmak için gün sayıyor.

POPÜLER YAZILAR