Sarı bir sıcak sabah bastırırken taş evin serin kuytuluğundan sıcağa çıkan kadının gözleri kamaştı önce, sonra yüzünü yalayan sıcak havaya veryansın etti.
“Ne sıcak var bugün, Allah’ım tarlada, tapanda çalışana yardım etsin.”
Gözlerini kısarak bakarken her yerde sarının tonlarını görüyordu. Yerdeki otlar ayaklarının altında sarı bir halı gibi uzanıyor, sadece taş evin bahçesinde evi korumaya alırcasına dallarını alabildiğine yaymış ceviz ağacının gölgesi, serin bir kuytulukla evin sırlarını örtmek ister gibi duruyordu tüm heybetiyle.
“Belki de koruyordur mahremlerini, kim bilir?” Ama bugün şu sarı mevsimin sıcağında, o bile kifayetsiz korumak için. Yaşlı kadının gözü çiçeklerine takıldı. “Ortancalarımın bile rengi soldu ne zamandır, sevmezler sıcağı bilirim. Ben de sevmem onlar gibi ama o güzel asma dallarından sallanan sarı üzümleri, çillerin o altın sarısı lokumcukların yüzüne yapışmasını severim,” diyerek düşüncelerinin içinde taş evin arkasındaki bağın hemen başlangıcındaki yere doğru yürürken başındaki yemeni sıcağın etini yalayan, yalarken yakan esintisiyle uçuşuyordu. Öğlenin en kızgın ânı, gözlerini kısarak ileriye, bağa doğru bakarken elini bakışlarına siper ediyor, sanki geçmişine doğru bakıyordu, aklına daha on altıya yeni girdiği sene düşüyordu yine.
“Böyle sıcaktı hava, bağbozumu yapacaktık, ah, nasıl da dalgalıydı saçlarım? Sabah kalktığımda iki örgü örerdi annem, kolum kadar olurdu örgülerim, ne gür, ne güzeldi, güneş gibi ışıldardı.” Elleriyle yemeninin altından saçlarına dokundu. Yüzünde buruk gülümseyişle, “Ah nerede o gür saçlar şimdi?” diye düşündü. Evin önünde sedire otururken eskilere gidiyordu düşünceleri. O sene babam ürün fazla olunca yevmiye verip adam getirmişti çalıştırmaya. Ben de on altı yaşımda daha bahar gibi tazeciğim. Ali’yi o gün gördüm. Uzaktan bana bakıyor, ben şalvarımı sıvamışım, farkında olmadan bacaklarım görülmüş, eğilip kalktıkça bakışlarını üzerimde hissediyorum. O da nasıl heybetliydi, yakışıklı, fidan gibi boyu, ben de Boşnak kızı boyum uzun, alımlıyım. Biz sevdalanıverdik birbirimize. Ailesi gelip istediler beni, babam yanaşmadı vermeye. “Kızım küçük, hele büyüsün!” dedi.
“Bizde kızlar kolay verilmez, beni de ne zorlukla aldı adamım. Allah rahmet eylesin, iyiydi iyi olmasına ama hep başkalarına iyiydi, çok kıymetimi bildi sanki aldıktan sonra.” Sitemle ellerine takıldı gözleri, “Bu eller öyle endamlıydı ki şöyle bir zeybeğe kalktı mı bütün köyün hanımları bakarlardı ellerimin güzelliğine. Nasıl da geçti zaman, ah! Acımasız zaman tüketti beni de ellerimi de.” Gözü ellerinde söyleniyordu. “Anam hiç kıyamazdı ellerime, aman kızım sen yapma o işi, nasılsa koca evinde çok yaparsın, ellerin bozulmasın.” Ardında bıraktığı zamanın hesabını yapıyordu kendince. “Allah nurlar içinde yatırsın, dediği gibi de oldu, bak şimdi şu buruşuk kararmış hâline, ne işler gördü garibim. Rençperlik zor zanaat, hayvan bir taraftan bir taraftan ev bir taraftan bağ, bahçe kolay mıydı şimdiki gibi? Her şey zordu hayat, zordu.” Kendi kendine konuşup hasbihâl ederken genç kızlığının o masum güzel yüzüne karşı daha neler söylemek istiyordu ama güneşin sıcağı yarım bırakıyordu hatıralarına gitmeyi. Oturduğu yerden kalktı, bağa gitmeden malzemeleri koydukları depodan kendi gibi yaşlanmış sepetini aldı. Elinde tuttuğu sepetinin içinde yıllarca üzümleri kestiği makasına bakıp bağa doğru yürümeye başladı. Yürürken çok gerilere babasından dinlediği hatıralarına gitti düşünceleri.
Babası Boşnak Hasan’ı köyde bilmeyen yoktu, Yugoslavya’dan göçtüğünde daha sakalları yeni çıkan bir delikanlıymış. Savaşın çirkin yüzü işte, yıllarca birlikte kardeş gibi yaşadıkları komşuları düşmanları oluvermiş. Komitacıların baskınlarından kaçıp kendini Salihli’nin bereketli topraklarına attığında, yanında gizlice getirdiği anasından hatıra altın tarak büyük bir araziyi almasına yetmiş o günlerde. Gözlerini önünde uzanan arazideki bağlarda gezdirirken babasının diktiği asmalara bakıp iç geçiriyordu. Asma yapraklarını okşarken yine mırıl mırıl konuşmaya başladı.
“Ne yapsın babam zaten aşina olduğu, anasının, dedesinin yaptığı iş bağcılık olunca o da başlamış arazisine sultani üzümleri dikmeye. Toprak verimli ve bereketli, üzümlerin lezzeti hiçbir yöreninkine benzemez, ne emek vermişler bu toprağa.” Uzaktan görünen ceviz ağacına bakıp karşısında birileri varmış gibi anlatıyordu. “Memleketindeki bahçeden getirdiği ceviz fidesini de bahçenin önüne dikince iyice benimsemiş toprağını. Kendi elleriyle inşa etmiş evini, taşların her birine alnının terini, gözyaşını akıtmış. Köyün en güzel kızına; anneme de sevdalanınca, istemiş babasından. Bakmış vermeyecekler, nedeni de muhacir, kimsesi yok diye, kaçırmış gecenin en koyu zamanı, mecbur kabul etmiş ailesi, düğünü de yapmışlar sonra. Birlikte çalışmışlar yıllarca, emek emek yetiştirmişler üzümlerini. Allah bir kız bir de erkek evlat lütfetmiş; sarı sultani üzümler gibi sarı, göğün mavisi gibi mavi gözlü evlatlar. Evlerinin neşesi de işi de bolmuş, yıllarca inşa etmişler gelecekteki güzel günlerini ama savaşlar, ayrılıklar… Çocuklarına doyamadan ayrılmışlar birbirlerinden. Ecel gelmeyince cana kavuşulurmuş sevdiklerine, savaş sona erince kavuşmuşlar ama Boşnak Hasan aynı Boşnak değilmiş; bir kolunu bırakmış savaşın kucağına. Sadece o mu değişmiş? Bağlar yakılmış, toprak bile kurumuş. Savaşın zorluğundan geride kalanlar zor korumuşlar kendilerini düşmanın elinden. Sadece ceviz ağacı hiç değişmemiş, o daha bir serpilmiş, evin üzerine daha da yaymış dallarını. Alan Allah verir elbet aldıklarını; bağlar yine yeşermiş, yine ekinler ekilmiş, daha bir hevesle dikilmiş meyveler, sebzeler yetiştirilmiş. Ben o zamanlar daha bebek, abim iki yaşında. Babam geldiğinde ben dört yaşına yaklaşmışım, abim altı yaşında olmuş. Yeniden kurmuşlar hayatlarını, bölgeye yeni göçen Boşnaklar da eklenince, yeni komşularla aile gibi olmuşlar.”
Yaşlı kadın hem konuşup hem eskileri yad ederken, “Aman ne ana kaldı ne baba, kim kaldı şu yalan dünyada?” diye diye geçmişin o en güzel hatıralarında dolaşırmaya devam etti. Maharetli elleriyle asmaların arasından eğilip en güzel salkımları koparıyor, sonra bir mücevher gibi havaya kaldırıp güneşin altında, üzerindeki kınalı çillerine yıllar önce okuduğu kitaptaki “kınalı yapıncak”lara bakıyor, sonra elindeki sepete yerleştiriyor, memnun gülümsemesiyle, “Hey maşallah, bu sene de mahsul çok güzel, hasat zamanı geldi çok şükür,” diyerek salkımları ardı sıra kesiyordu. Sepeti taşıyacağı kadar dolunca eline alıp evin yoluna doğru yöneldi.
Babası öleli kaç sene olmuştu sahi? Daha geçen gece rüyasına girmişti. Nasıl da özlemişti babasını, koşmuş, sarılmıştı ağlayarak. Üzümlerine bakarak “Hayır istiyorlar besbelli, bağbozumu olsun bağışlayayım bir kısmını. İlerideki caminin Kuran kursuna götürsün oğlan, yesin öğrenciler bir Fatiha okurlar anamın, babamın ruhuna, diye düşündü. “Aman, gözüm doymamış, ne çok toplamışım. Ağır da sepet!” Adımlarını atarken hep eskiyi düşünüyordu. Bugün ne oldu bana böyle?
Birazdan oğlu, torunları gelirdi. Gelini ne zamandır söylüyordu. “Bu yaz düğün yapalım anne benim oğlana,” diye. Gözünün önüne geldi torunu. “Şöyle şehzadeler gibi giydirelim, ata bindirip gezdirelim, anlı şanlı bir düğün yapalım. Hasat zamanı ne de olsa üzümler satılır, gelen parayla düğünse düğün, ne isterlerse yaparlar artık.” Hayallere dalan gözlerini ceviz ağacının kuytuluğunda gezdirirken, ortancalarına bakıyordu son defa, alnında biriken ter damlalarını çemberinin ucuyla siliyordu. “Hasat bereketli olacak, bağ bozumu başlasın artık, yapalım kuzumun düğününü!” diyerek evinin kapısını açıp içeri girerken, yılların çilekeş geçen zamanı gibi ömrünün hasadını da kendi düşünceleriyle yapan yaşlı kadın, kapıdan bakarken ceviz ağacına “Gelsinler çocuklar söyleyeyim! Yapalım düğünümüzü,” dedi.

