Ezop Efendi’nin anlata anlata bitiremediği üç delikanlı vardır. Hani akıllanıp adam olan, çalışkan delikanlılar. Rahmetli babaları da çiftçidir. Hatırladınız değil mi? Çocuklarımıza anlatırız uyumadan önce, ders alsınlar diye.

İşin aslı başka aslında. Kimse bilmez. Gelin anlatayım. 

Bizim yaşlı çiftçi, dededen kalma buğday tarlalarına, üzüm bağlarına, onları çevreleyen dut ağaçlarına gözü gibi bakarmış. Üzüm taneleri sulu sulu, etli, parlak ve kocamanmış. Ağzınıza attığınızda, dişlerinizin arasından akan şekerli su midenize bayram ettirirmiş. Dutlar pamuk gibi bembeyaz, bulut gibi yumuşacıkmış. Buğday deseniz, daha ekmeğe dönüşmeden değirmendeki taşların arasında ezildiğinde çıkan tatlımsı kokusu ile karnınızı acıktırırmış.

Oğullar babalarına yardım etmezmiş. Adamcağız her işe kendi koştururmuş. Bu bahçenin hasadıyla büyütmüş evlatlarını.

Çiftçi tarlasına iyi bakarmış. Toprak da onu sever, karşılığını verirmiş. Ne zaman ki hastalanmış, işler yarım kalmış. Bahçe kurumuş, yapraklar sararmış. Toprak şaşırmış. Adamcağızın içine bir korku düşmüş. Yaşlı gözlerle pencereden dışarı bakarken, yıllar önce tarlasına dadanan turnaları hatırlamış. Ne uğraşmıştı toprağı didikleyen kuşlarla. Çağırmış hemen evlatlarını. Ne zaman ki yatağın yanına dizilmişler, bizimki biraz öksürmüş, biraz da nefes darlığı çekmiş.

“Bahçemizde üç hazine sandığı gömülü. Hayatınızın sonuna kadar size yetecek altın var içlerinde. Ben ölünce sizin olacak,” demiş.

Çocukların gözleri parlamış. Zavallı adam birkaç gün sonra hayata gözlerini yummuş. Çocuklar da soluğu bahçede almış. Dört bir taraftan kazmaya başlamışlar. Kan ter içinde kalmışlar. Bahçe altüst olmuş. Toprak kabarmış, hava almış. Kendine gelmiş. Çocukların çalıştığını görünce de sevinmiş. Karşılığını vermek için o da en derinlerdeki şifalı sularından  göndermiş bitkilerin köklerine. Değil üç sandık altın, tek bir altın bile çıkmamış karşılarına. Sinir içinde eve dönmüşler. Yağmur yağmış, güneş açmış, rüzgâr esmiş. Kocaman olmuş üzümler, dutlar. Başak taneleri sarı saçlarını gururla sallamış. Gelen geçen hayran olmuş. Biri şarap yapmak istemiş üzümlerden, biri pekmez hayali kurmuş dutlardan. Fırıncı da buğdaylara vurulmuş. Bizim üç tembel delikanlı bakmışlar bu işte para var, en çok parayı verene satmışlar hasatlarını.

Aldıkları parayla ekmek elden su gölden yaşamışlar. Kahvede pişpirik oynayıp zar atmışlar, geç yatıp geç kalkmışlar. Toprağa bakmak akıllarına bile gelmemiş. Küsen toprak o yıl hiç ürün vermemiş. Delikanlılar kızmış. 

Her şeyi satıp yeni bir hayat kurmak istemişler. Alt üst olmuş toprak. Ne dut kalmış geriye ne üzüm ne de buğday. Binalar dikilmiş yerlerine. Kocaman, sevimsiz binalar. Her birine mozaikten süsler yapmışlar. Birinde üzüm, öbüründe dut, bir de başak. “Babamız sağ olsun,” yazmayı da unutmamışlar neyse ki.  Daireleri kiraya vermişler. En büyüğünü de kendilerine ayırmışlar. Aldıkları kiralarla pişpirik oynayıp zar atmaya devam etmişler. 

Ezop bize bunları anlatsaydı ya. İçimizden esaslı bir küfür savururduk. Toprak kaynıyormuş için için. Üzerine konan ağırlığı kaldıramaz olmuş. Nefesi kesilmiş. Bağrına giren beton parçaları canını acıtıyormuş. Daha fazla dayanamamış. Bir sabah, herkes işine gücüne gittiğinde, bizim delikanlılar yataklarında fosur fosur uyurken, üzerinde ne varsa silkelemiş.  Binalar yerle bir olmuş. Soluk almış toprak. Bulutlar bir araya gelip hemen şakır şakır yıkamışlar bahçeyi.

Aylar geçmiş. Gelen geçen orada ne olduğunu bile unutmuş. Sonra bir gün yavru bir üzüm fidesi başını kaldırmış. Sonra bir tanesi daha. Toprak en derinlerden şifalı sularından yollamış yine. Gelip geçen yesin diye koca koca üzüm salkımlarının büyümesine izin vermiş.

Bu yazı sana ne hissettirdi?