Babaannem, Şirinevler Fırın Sokak 42 numaradaki tek katlı sarı evde oturuyordu. Kocaman bir bahçesi vardı. Erik, kiraz, elma ve dut ağaçları; benim en sevdiklerimdi. Bir köşede salatalık, domates, fasulye, maydanoz ve karalahana olurdu. En arkada, eskiden tavuk beslediği kümesin köşesindeki çalılıkların arasında da böğürtlenler gizlenmişti. Bana sürpriz olsun diye aldığı civcivler büyüyüp horoz çıkınca, mecburen tavuk da almıştı. Sonra bir gece mahalleye dadanan hırsız kümesi boşaltıvermişti.
Tek çocuk olmanın faydalarından birini söyleyebilirim; o eğlenceli bahçenin tek hâkimi bendim. İstediğim gibi oynuyordum. Bu bahçenin sevmediğim tek ağacı muşmulaydı. Neden sevmediğime gelince, ağacın bir suçu yoktu tabii. Tüylü, bol çekirdekli, mayhoş ve sevimsiz meyvesine sahip olmayı o da istemezdi herhâlde. Üstelik kökleri de dışarı doğru çıkmıştı. Babaannem tuhaf şekilde o köklerin üzerinden atlıyordu. Kendini köyünde hissediyormuş. Benim derdim başkaydı ama. Her Kurban Bayramı öncesi sevimli bir kuzucuk alırdı babam. Evin hemen önündeki bu ağaca bağlardık. Bahçedeki lahanaları uzatırdım, kıtır kıtır yer; “meeeee” diye bağırırdı. Kıvırcık kafasını severdim. Annem, “Fazla alıştırma kendini, üzülüyorsun sonra,” derdi. Kurban Bayramının ilk günü kocaman bıçaklarıyla ilk babaanneme gelirdi Kasap Amca. Dua etmeye başlayınca kuzucuğumla vedalaşıp ağlaya ağlaya eve girerdim. Annemle beraber, işler bitene kadar evin en arka odasına gidip televizyonun sesini sonuna kadar açardık. O günlerde benim için o ağacın adı “muşmullah” ağacıydı. Altında Allaha dua edilen ve kurban kesilen ağaç. Annemin durumu benden beterdi aslında. Et yemiyordu ve babam etin parçalanma işini bitirip ona verdiğinde bayılacak gibi oluyordu. Babaannem de babam da onun et yemediğini bile bile bu ulvi görevi ona vermişlerdi. İlk kavurma annemin elinden yeniyordu her zaman. Daha sıcağı üzerindeki kıpkırmızı eti küçük parçalara ayırıp koca bir parça tereyağı ile tek gözlü ocakta kavuruyordu. İşini bitirdikten sonra da kendini alaturka tuvalete kapatıyordu. Kırmızı maşrapaya dolan suyun sesini duyuyorduk yemek yerken. Sonra annem çay demliyordu ve babaannemin bayram için açtığı baklavayı yiyorduk. Babam son olarak bahçeyi hortumla güzelce yıkıyordu. Amcamlara gitmek üzere arabaya binerken babaannem cebime erkek mendiline sardığı harçlığımı sıkıştırıverirdi. Eliyle de “sus” işareti yapardı. Aramızda sır olarak kalırdı.
Amcam hiç gelmezdi babaanneme. Aralarındaki küslüğün sebebini bilmezdim. Birkaç kez anneme sormuştum, “Çocuklar karışmaz böyle şeylere,” demişti. Amcamlar, Ataköy beşinci kısımda oturuyordu. Kurban kesmek için bahçeleri yoktu. Balkonlarına kadar uzanan kocaman bir portakal ağacı vardı ama üzerindekiler portakal gibi tatlı değildi. Acı, zehir gibi bir tadı vardı. Bir kere balkondan uzanıp koparmıştım. Bir daha da elimi sürmedim zaten. Bahçelerinde “muşmullah ağacı” olmadığı için kurban kesmediklerini düşünürdüm. Amcamın karısı Almandı, bayramda Alman tatlıları yapardı bize. Kızartılmış hamurun içine krema doldurup üzerine çikolata sosu dökerdi. Pek severdim.
Babam ve amcam konuşurken duymuştum. Kurban parasını Bahçelievler’deki çocukları esirgeme kurumuna veriyorlarmış. Anneme sormuştum ve yine aynı cevabı almıştım; “Çocuklar karışmaz böyle şeylere.”
O zaman tek çare kalıyordu.“Muşmullah” ağacını yok etmek. Kanla beslenen o çirkin ağaç olmazsa biz de paramızı çocukları esirgeyen o kuruma verebilirdik. Bayramdan sonraki ilk babaanne ziyaretinde çaresine bakacaktım o ağacın. Televizyonda gördüğüm orman yangını haberi ile kafamda bir şimşek çakmıştı. Ağacı yakmak. Cayır cayır, çatır çatır. Böylece kurtulacaktık. Annem de bir daha kavurma yapmak zorunda kalmayacaktı. O yıllarda sık sık elektrik kesildiği için babaannemin evinin her köşesinde, çay tabağına dikili beyaz mum ve dibinde de kibrit kutusu bulunurdu. Daha önce kibrit yakmıştım. Hatta neredeyse saçlarımı tutuşturuyordum. Babaannem, “Yüzüne yakın tutma kibriti,” diye uyarıp öğretmişti bana. İşte elektriğin kesiliverdiği ve bizim karalahana çorbası içip mısır ekmeği yediğimiz o gece, heyecanla ayağa kalktım. “Öğretmenizim gece yıldızlara bakmamızı söylemişti,” deyiverdim. Tuvaletteki kibrit cebimdeydi. Elimle hafifçe yokladım. Bahçeye çıktım. Dışarısı zifiri karanlıktı. Köpekler uluyordu. Sanki evin arkasındaymış gibi yakından geliyordu sesleri. Annem içeriden bağırdı. Kapı hafif aralıktı. “Arzu gir içeri, bak babaannen, ‘Yarasa var,’ diyor.”
Yarasa mı? Korkudan ne yapacağımı şaşırdım. Elimdeki kibriti düşürdüm, onu bulayım derken ayağım o korkunç ağacın dışarı fırlamış köklerine takıldı ve yere kapaklandım. Alnımdan akan kanı hissettim. Babam elinde fenerle dışarı fırladı. Biliyordum, bu ağaç kanla besleniyordu.



