Yine bir hasat mevsimi geldi Muzaffer.
İlmek ilmek işleniyor gözümün önünde tüm geçmiş…
Sonbaharın yaprakları düşerken bir bir,
yağmur damlaları ıslatırken yüreğimi,
“Keşke,” diyorum, o da görebilseydi.
Hoş görmek ister miydin, bilmiyorum,
insanın her gün yüreğini yakan,
her an aklını kaçıracakmış gibi hissettiren
bu ahvalini…
Ne ekersen onu biçersin dermiş eskiler.
Olmuyor be Muzaffer,
artık her şey değişti.
İyi niyet ektiysen sırtında bir bıçak oluyor,
bir bir saplanıyor canını acıta acıta.
Doğruyu söylersen dokuz köye kadar gidemezsin artık.
Kimsenin tahammülü yok;
birinci köyde anlıyorsun, yol karanlık.
Bir gönlü kırmamak için direndikçe
kendi içinde un ufak oluyorsun.
Anlamıyorsun, nasıl ve neden?
Söz arttıkça nasıl küçülür anlam?
İyilik nasıl besler kötülüğü?
Ve herkes görürken nasıl büyütür körlüğü?
Her gün ölürken yüzlerce kadın ve çocuk,
yüreğin bunca sıkılırken düğüm düğüm,
etrafıma bakıyorum…
Ey Hak! Nedir bu gördüğüm?
Nefessiz kalıyorum Muzaffer.
Hiçbir şey yetmiyor bu hâli anlatmaya.
Ellerim titriyor,
yerli yersiz doluyor gözlerim.
Anlatabilmeyi ne çok isterdim sana…
Bir çocuğun gözünde hissettiğim mutluluğu,
her şeye, herkese inat
içimde yeşeren o umudu…
Biliyorum, “Dünyanın hâli böyle,” derdin
burada olsaydın.
Yapabilsem,
tüm çocukların yüreğine sevgi ekerdim tek tek,
insanlığa iyilik, umut hasadı düşleyerek…
Biliyorum dünya yine yeşerecek.
O vakte kadar kim bilir, gönülden dile neler gele
Kim bilir ne zaman hasat edile,
kendine gele…

