Mezarının başındaki çiçeklere dalıp giderken hayatın aslında ne kadar kısa olduğunu ilk kez gerçekten anlamıştı. Bir insanın ömrü, birkaç çiçek, birkaç dua ve geride kalanların hafızasına sığabilecek kadar mıydı?
Babası son bir yıldır kanserle mücadele ediyordu. Geceleri acıyla inlediği anlar, sağından soluna dönemediği günler, boğazından tek lokma geçiremediği saatler bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden.
Küçükken her akşam işten gelişini kapının yanındaki divanda beklerdi. İlk sarılan kendisi olacaktı. İlk, “Hoş geldin baba,” diyen o olmalıydı. O yaşlardaki bütün kız çocukları gibi büyüyünce babasıyla evleneceğine inanırdı.
Sert görünürdü babası. Ama kızının fikirlerini önemserdi. Bir karar alacağı zaman mutlaka ona da sorardı. Herkes şüphe ettiğinde, “Sen yaparsın,” diyen ilk kişi hep babasıydı. İlk aşkını, ilk işini, ilk başarısını, ilk hayal kırıklığını onunla paylaşmıştı. Her doğum gününde kendi elleriyle iskender yapardı kızına. Hediye seçmeyi pek beceremezdi ama ne istediğini uzun uzun sorar, sonunda mutlaka bir kitap alırdı. Birlikte tavla oynarlar, uzun yürüyüşlere çıkar, bazen sohbet ederlerdi.
Büyüdü. Evlendi. Anne oldu. Hayatı değişti. Ama babası hiç değişmedi. Her zaman biraz uzakta duran ama ihtiyaç duyduğu anda sığınabileceği güvenli bir liman olarak kaldı.
Akciğer kanseri olduğunu öğrendiklerinde kimse inanamadı.
“Ben biraz yemek yersem toparlarım.” diyordu.
Oysa kemoterapi bedenini beklenenden daha ağır yormuştu. İlk lokmasını yemek için bile kızını beklemişti. Önce bir lokma… Sonra birkaç adım… Sonra yeniden umut…
Doktorlar, çektiği acılara rağmen ayağa kalkabilmesine şaşırıyordu. “Bu durumda yürümesi bile mucize,” diyorlardı.
Ama o torunlarıyla simit almaya gidiyor, kahvaltı masasında şarkılar söylüyor, hayatın tadını çıkarmaya çalışıyordu. Sonra… Bir telefon geldi. Beyin kanaması geçirmişti. Daha iki gün önce doktor tümörün küçüldüğünü, her şeyin yolunda gittiğini söylemişti. Son kemoterapiden sonra kızının yanına gelecek, birlikte küçük bir tatil yapacaklardı.
Kızı anlam veremiyordu. Babası bunu da atlatır sanıyordu.Eski topraktı o, kolay yıkılmazdı. Hastaneye koştu. Yoğun bakımda onu buz gibi elleriyle, yüzünde garip bir huzurla buldu. Ellerini tuttu. Oradan çıkınca birlikte gidecekleri yerleri anlattı. İçinden geçen bütün cümleleri bir bir söyledi.
Sabahladığı hastanenin morgunda babasının alnına son kez eğilip onu öptüğünde aslında yalnızca babasını uğurlamadığını anladı. Çocukluğunu… Sırtını yasladığı güveni… Tamamlanacağını sandığı hayallerini… Ömrünün yarısı da gidiyordu onunla.
O günden sonra hayat, askıya asılmış gibiydi. Yapılacak işler, söylenecek sözler hep askıda hep yarım kaldı. Kızın gözlerinde hüzün, yüreğinde o eksiklik hep baki kaldı.



