Cenazenin üzerinden bir hafta geçmişti. Evin içi hâlâ kalabalıktı, taziyeye gelenlerin ardı arkası kesilmiyordu. Benimse eve girmek hiç içimden gelmiyordu. Her seferinde kendimi, sığınağımın bulunduğu arka bahçeye yürürken buluyordum.
Dedemle babaannem, ben küçükken kiraz dalları arasına bu ağaç evi yapmışlardı. Oraya çıkmak beni dünyanın en mutlu insanı yapardı. Artık öyle hissetmiyordum. Çünkü ikisi de yoktu. Babaanneme kızgındım. Sözünü tutmamış, dedemden sonra o da bırakıp gitmişti.
Babaannem, bazen toprak gibi yumuşak, bazen kaya gibi sertti ama bilge bir kadındı. Çok seveni vardı, akıl danışmaya geleni hiç eksik olmazdı… Yaz tatillerini iple çekerdim ama o, vaktinin çoğunu başkalarının derdini dinlemeye ayırırdı. Kim bilir kaç kimsesizin karnını doyurmuş, kaç genci evlendirmiş, kaç kişiyi okutmuştu.
Ağaç evde ne kadar zaman geçirdiğimi hatırlamıyordum, babamın sesiyle irkildim. Beni arıyordu. Aşağı indim. Yanıma yaklaşarak, “Burada olduğunu tahmin etmiştim,” dedi. Tek kelime etmeden birbirimize sarıldık. Babam her zaman güçlü biriydi ama annesini kaybetmek onu da derinden sarsmıştı.
Elindeki zarfı bana uzattı.
“Bu ne, baba?” diye sordum.
“Bunu annemin çekmecesinde bulduk kızım.”
Zarfı bir süre elimde tuttum. Babaannemin tütün kolonyası kokusu hâlâ üzerindeydi.
Zarfın üstünde sadece “SEVGİLİ TORUNUMA” yazıyordu. Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Babam ise sadece “Bunu sana bırakmış, kızım,” diyebilmişti. Bana tekrar sarıldı. Dilersem bu mektubu ağaç evde okuyabileceğimi söyleyip, sonra eve gelenlerle ilgilenmemiz gerektiğini hatırlatarak yanımdan ayrıldı.
Ağaç evime çıkıp her zamanki yerime oturdum. Derin bir nefes aldım ve büyük bir merakla zarfı açtım.
…
Çok sevgili torunum,
Şimdi bu satırları atalarımın yattığı topraklardan, Çatalkaya köyünden yazıyorum. Sen buraları hiç görmedin, belki ismini bile duymadın. Sana daha evvel hiç bahsetmemiştim.
Çocukluğumun geçtiği bu iki göz evdeyim. Kim olduğumu, nereden geldiğimi hatırlamak bana iyi geliyor. Bu sebeple sık sık buraya geliyor, şömineyi yakıyor ve uzun uzun düşünüyorum.
Mekânı cennet olsun, dedenin bu evde çok emeği var. Sapasağlam ayakta kalması için çok uğraştı. (Bu arada babana bahsetme. Bunca işinin arasında benim için endişelenmesini istemiyorum. Deden öldükten sonra tek başıma yollara düşmemi istemiyor.)
Şimdi sana anlatacaklarımı can kulağıyla okumanı diliyorum.
Vaktiyle büyükbabam, doğduğum topraklardan, yani Çatalkaya köyünden çok uzaklarda, gidenlerin geri dönmediği, toprağa ne eksen filizlendiği, yeşilden sarıya bütün renklerin hiç eksilmediği, yazları bembeyaz pamukların ovaları kapladığı çok bereketli topraklardan bahsedermiş. Büyükbabam oraya hiç gitmemiş, toprağını terk etmemiş.
Babam da bize anlatırdı Pamuk Ovası diye anılan o yeri. (Evet, yanlış duymadın, senin de doğduğun Pamuk Ovası’ndan bahsediyorum.)
Ağabeyim o zamanlar zıpkın gibi delikanlıydı, ben sekiz yaşlarındayım, kız kardeşimse anlatılanları zihninde tutamayacak kadar küçüktü. Bu hikâyeleri babamdan dinlerken şöminedeki odunların çıtırtısı bize eşlik eder, annemin toprak çaydanlıkta kaynattığı taze kekik kokusu odaya yayılırdı…
Bizim en büyük eğlencemiz, o kekik kokan gecelerde babamın anlattıklarını dinlemekti. Yüzündeki heyecanı görür, biz de heyecanlanırdık. Babam bu hikâyelerle büyümüştü; artık sıra bizdeydi. O vadiler, şarıl şarıl akan dereler, türlü türlü yemişler, kerpiçten yapılma iki göz yuvamızın içine dolup taşardı.
Bir gün dayanamayıp babama sordum, “Babacım biz neden oraya gitmiyoruz?”
Babamın yüzündeki coşku bir anda sönüvermişti. Cevap vermedi. Annem, elindeki işlemeyi yavaşça bir kenara bırakıp, “Burası bizim topraklarımız kızım,” dedi. “Ben de baban da burada doğduk, siz burada doğdunuz. Terk edemeyiz.”
O an “Dedem gibi mi?” diye sordu ağabeyim.
“Evet, deden gibi, atalarımız gibi…” diye cevapladı annem.
Hâlâ gözümün önündedir babamın o hâli… Şöminenin başına geçip ateşi karıştırmaya başladı, bardağına kekik doldurdu. Az önce devleşen, gözleri parlayan adam gitmiş, yerine omuzları çökmüş küçücük bir adam gelmişti.
Annem, “Bunlar sadece masaldan ibaret,” demek istiyordu. Haklı mıydı, haksız mıydı bunu ayırt edecek yaşta değildim… Lakin bildiğim tek şey, artık karnım guruldayarak uyumak istemediğimdi.
Büyükler bir araya geldiklerinde hep aynı şeyleri konuşuyorlardı. Bölgede büyük bir kıtlık olduğunu, herkesin aynı sefaleti çektiğini, yağmur duasına çıkacaklarını, Allah’tan ümit kesilmeyeceğini…
Savaş denen şey bitmişti bitmesine ama biz kendi savaşımızın içinde gibiydik. Çoğumuz küçük toprak sahibi ailelerdik. İki yıldır hiç yağmur yağmamış, ekinler filizlenmemişti. Mahsul alınamamıştı. Kasabadan gelen tüccarların da ayağı kesilmeye başlayınca elimizdekileri bile satamaz olmuştuk.
Bir süre sonra, diğer çoğu aile gibi tarlayı sürdüğümüz öküzü satmak zorunda kaldık. Bu, bizi bir süre daha idare etti. Fakat o bereketli toprakların haberi köyde hızla yayılmaya başlamıştı.
“Orada işler iyiymiş.”
“Geçen sene giden Mehmet Emmi şimdi işi büyütmüş.”
“Yedi kuşağa yetecek mahsul çıkarıyormuş.” Pamuk Ovası türküsü, iğne gibi incecik akan çeşmenin başında suların dolmasını bekleyen kadınların dilinden de düşmez olmuştu.
Bir süre sonra bizim “Sarı kız” süt vermez oldu.
Bu durum annemi de babamı da çok üzüyordu ama atalarımızın toprakları her şeyden daha önemliydi. Burası terk edilemezdi.
Ne var ki bir patatesi paylaştığımız günler sıklaşmaya, çuvalların dibini görmeye başladığımızda babam daha fazla dayanamadı. Direnmişti ama artık başka çaresi kalmamıştı.
Tek kalan varlığımız Sarı Kız’ı kesmek, ona çok ağır gelmişti. Babam o gün hiç konuşmadı. Annem, ağabeyim, ben; hepimiz çok üzgündük. Bir tek küçük kız kardeşim mutluydu. Masadaki etin nereden geldiğini bilmiyordu ama ısrarla yemeğin devamını istemişti.
Ah Sarı Kız! Babamın her şeyiydi. Sütünü sağarken onunla bir insan gibi konuşur, dertleşirdi. İşi bitince başını okşar, bu kadar cömert olduğu için ona teşekkür ederdi.
Sarı Kız gitti, babam sessizleşti.
Yakacak odun toplamaya diye çıktığı Hasan Dağı’ndan saatlerce inmez oldu. Bazı zaman sırtına yüklediği odunlarla, bazen de -şansı yaver gittiyse- avladığı birkaç kuşla geri dönerdi.
Annem, vaktinin çoğunu kuru toprağı eşeleyerek, yetiştirmeye çalıştığı üç beş sebzenin arasında geçirmeye başladı. Kardeşim de onun eteğinin dibindeydi.
Ağabeyim ise seher vakti yayan yollara düşüyor, kasabaya iş sormaya gidiyor, gecenin kör vaktinde eli boş geri dönüyordu.
Benim günlerim çoğunlukla okulda geçiyordu. Okul dediysem, tek sınıfta farklı yaşlarda on kişi ya var ya yoktuk. Ama hepimiz okumayı öğrenmiştik. Yazmayı öğrenmiştik. Karnımız açtı belki, ama öğrenmeye daha da açtık.
Elimizdeki avucumuzdakiyle yetinerek birkaç yıl daha geçirdik.
Canım torunum, biliyorum, şimdi bunlar sana masal gibi geliyor, değil mi? Hepsi gerçek…
Babam artık eskisi gibi hikâyeler anlatmaz olduğunda ben rüyalarımda hep Pamuk Ovası denen o yerdeydim. Her yer bembeyazdı. Sanki buluttan yapılmıştı. Vadilerinde koşuyor, buz gibi derelerinden kana kana su içiyordum. Dumanı üstünde ekmeği bölüşüyor, karnımız iyice doyana kadar payımıza düşeni iyorduk. Bu, benim için açlıkla mücadele etme şekliydi belki de.
Aylar geçtikçe yaşadığımız topraklar iyice sessizleşti. Herkes birer ikişer göç etmeye başladı. Kimi dağın arkasına, kimi daha güneye, kimi güneşin battığı tarafa gitti. Burada kalan üç beş aileden biri de bizdik.
Babam ağır hastalanıp yatağa düşünce bütün yük ağabeyimle anneme kalmıştı. Ağabeyim, öküzü sattığımız için tarlayı kendi gücüyle sürüyordu. Annem çapalıyordu. Ben ev işlerini yapıyor, babama bakıyordum. Bir yandan da kulağına Pamuk Ovası’nı anlatmaya devam ediyordum.
Kasabadan gelen doktor, artık çok geç olduğunu söylediğinde hepimiz yıkıldık.
Ben ise kız kardeşime anlattığım hikâyelerle avunmaya başladım. Pamuk Ovası artık benim hikâyelerimde büyüyordu.
“Şimdi o vadide sular şarıl şarıl akıyor mudur abla?”
“Başaklar büyümüş müdür?”
“Pamuk gibi mi her yer?”
Kız kardeşim, sözümü kesip beni soru yağmuruna tuttuğu vakit, ben de ona babamın bana baktığı gibi bakardım. Bir yanı gidemediği için kırılgan, bir yanı gitmek ister gibi heyecanlı…
Soğuk bir kış gecesinde babamı kaybettik.
Şöminedeki alevler sönmüş, içerisi buz kesmişti. Hiçbirimiz konuşamıyorduk. Babam ise yatağında huzurla uyuyor gibi görünüyordu. Belki de sonunda hayal ettiği o topraklara kavuşmuştu.
O yıldan sonra kara bulutlar üzerimizden hiç eksilmedi. Artık bütün yük ağabeyimin üstündeydi. Annem ise giderek daha da sessizleşmiş, şöminenin karşısında bütün gün ateşe bakıyor, neredeyse hiç konuşmuyordu. Üçümüz de annemizin bu sessizliğini izledik.
Bir sabah annemin de yatağından kalkamadığını fark ettim. Ateş gibi yanıyordu. Toprağımızdaki kıtlık bedenlerimizi de kurutuyordu. Annem her ne kadar güçlü görünse de babamın ölümü, çocuklarının açlığı onu gün gün eritmeye başlamıştı.
Yollar kapalı olduğu için ağabeyim doktor getiremedi. Birkaç günün sonunda ateşi az da olsa düşmüştü. O akşam bizi başucuna topladı. Eskiler “Ölüm enerjisi gelmiş,” derler, gerçekten öyle olmuştu. Annemin yüzüne renk bile gelmişti. Üçümüz de annemizin yanına, dizlerimizin üstüne çöktük. Yüklüğün yanındaki sandığı işaret etti. Ağabeyim sandığa yürüdü. “Aç!” dedi annem. Sandığın gıcırtısını duyduk. Ardından ağabeyim tüm talimatları sırasıyla yaptı. Sonra elinde bir keseyle yanımıza döndü. Yeniden “Aç!” dedi annem.
Kese açıldığı anda içinde ışıldayan küpeler sanki odayı aydınlatmıştı. Annem,“Sat bunları,” dedi “Babanın düğün hediyesi, çok bir şey eder mi bilmiyorum… Gidin oraya… Kardeşlerin sana…”
Son cümlesini tamamlayamamıştı.
Boşluk… Çok büyük bir boşluk… Hissettiğim tek şey buydu… Bunu hâlâ hissediyorum, yıllar geçti, o boşluğu hiç dolduramadım.
Annemi de babamın yanına gömdük.
İşte o gün karar verdim; ne olursa olsun ağabeyimi ikna edecektim, Pamuk Ovası denen o yere mutlaka gidecektik. Lakin ikna etmeme gerek kalmadı. Toprak tamamen kuruyup çatı başımıza çökecek hâle geldiğinde, elini masaya vurarak “Gidiyoruz,” dedi.
Annemin verdiği küpeleri, evdeki son bakır kapları, değerli sayılabilecek ne varsa hepsini sattık. Yatağımızı yorganımızı sıkıca bohçaladık. O sabah anne babamın mezarı başında söz verdik. Pamuk Ovası’nda her şey çok güzel olacaktı. Karnımız doyacaktı.
Böylece biz üç kardeş yollara düşmüştük…
…
Sayfanın sonuna geldiğimde durdum. Son cümleyi tekrar okudum. Babaannem bunları hiç anlatmamıştı. Sanki başka birinin hikâyesini okuyordum. Hızla diğer sayfaya geçtim. Üzerindeki tarihe göre ilk mektuptan bir gün sonra yazılmıştı.
…
Kasabaya kadar iki gün yol yürüdük. Yürümek gerçekten zordu, yükümüz ağırdı, sıklıkla mola veriyorduk. Ama sonunda kasabaya ulaşabilmiştik. Daha önce hiç böyle bir kalabalık görmemiştim. İnsanlar elinde valizleri, sırtlarında çuvalı, yatağı yorganı… Tren istasyonu mahşer yeri gibiydi. Birden düdük sesi duyuldu. Uzaktan dumanı tüten kara tren göründü, yanaşınca kalabalık hareketlendi. Aralarında az kalsın eziliyorduk. Birbirimize iyice sokularak biz de trene binebildik.
Vagonda nefes alacak yer yoktu. Her taraf eşya, çoluk çocuk, insan kalabalığıyla doluydu. Bir köşeye sıkıştık. Kız kardeşimin elini bir an olsun bırakmadım.
Tren büyük bir gürültüyle sarsılarak hareket etti. Heyecanım yorgunluğumu bastırmıştı. İşte gidiyorduk. Dışarıyı görebildiğim küçücük bir aralık bulmuştum. İki kuş geçti, ağaçlar hızla kaymaya başladı, dumanı tüten bacalar tek tek kayboldu.
İçimi burukluk kaplamıştı.
Pamuk Ovası’nı hayal etmek güzeldi ama insanın yurdunu terk etmesi hiç de öyle değildi.
Her durakta durduk, inenler oldu. Yeni binenler oldu. Bir süre sonra boşalan koltuklara oturabildik. Sabahın ilk ışıklarıyla pencereden içeri dolan hava giderek değişmeye başlamıştı. Toprak değişti, renkler değişti, yemyeşil ovalardan geçtik, dalında kırmızı meyve olan ağaçlar gördük.
Gerçekten gittiğimizin farkına işte o zaman varmıştım.
İneceğimiz durağa yaklaştığımızı söyledi ağabeyim. O masal diyarına gelmiş miydik?
Trenden indik. “Burası Pamuk Ovası mı abi?” diye sordum.
“Yok,” dedi, “biraz daha yolumuz var.”
“Yine mi yürüyeceğiz?”
“Şansımız varsa yürümeyiz,” dedi. Bizi bir yere oturttu, sonra biraz uzaklaştı. Kardeşimle sarılmış ağabeyimin dönmesini bekledik. Bir süre sonra elinde kâğıda sarılı bir somun ekmekle geldi. Ekmek sıcacıktı, tıpkı rüyalarımdaki gibi pay ettik ve bir solukta yedik.
O ekmeğin tadını kokusunu hâlâ hatırlıyorum.
Ağabeyim cebinde kalan birkaç kuruşla bir kamyonet ayarlamakla kalmamış, üstüne bize ekmek bile almıştı. Bundan sonraki yolumuz kamyonetin arkasında, samanların arasında devam etti. Gökyüzü alabildiğine maviydi, kuşlar tepemizden kanat çırparak ilerliyordu. Pamuktan yapılmış kocaman bir düzlüğü sanki yararak ilerliyorduk.
Kamyonet yavaşladı ve bir yerde durdu. “Ha bu yandan sonra içeri doğru birkaç kilometre yol var,” diye seslendi şoför. Biz de önce yüklerimizi sonra kendimizi aşağı attık.
“Yürümemiz gerek,” dedi ağabeyim.
Biz yine yollara düştük.
Akşam olmak üzereydi, Pamuk Ovası köyüne varmıştık.
Buradaki evler beyazdı. Çatıları kırmızı. İçerisi sıcacık evler… Yolları ağaçlıydı. Hiç bilmediğim kokular yayılıyordu yürürken. Hiç bilmediğim çiçekler açmıştı bahçelerde. Uzaktan derenin sesini duyabiliyordum.
Babamın anlattığı düşlerimi süsleyen o masalsı yer, gerçekten de gözlerimin önündeydi.
Fakat şunu çok sonradan anladım ki; insan, ancak dişiyle, tırnağıyla çalışarak kendi cennetini yine kendisi yaratıyordu. Geldiğimiz bu yeni topraklarda hiçbir şey bizim değildi. Bizim olması için çok emek vermemiz, çok çalışmamız gerekti.
Bana kalırsa bu hayattaki en kıymetli şeyi başardık biz. Ne olursa olsun hep yan yana durmayı…
Karnımız doyacak diye söz vermiştik ya, sözümüzü tuttuk sevgili torunum…
Yıllar içinde dedenle burada tanıştım. Evlendik. Baban burada dünyaya geldi. Ağabeyimi burada gömdüm. Kız kardeşimi buradan üniversiteye uğurladım…
Pamuk Ovası artık yurdum olmuştu.
Yine de babamın sesi kulaklarımdan hiç gitmedi. Annemin kekik çayının kokusu süzüle süzüle Pamuk Ovası’na kadar geldi. Ben de her seferinde o sese, o kokuya giderken buldum kendimi.
Belki buraya, Çatalkayası’na son gelişimdir. Bu mektubu döner dönmez sana ulaştıracağım.
Artık benim de ruhumun hasat zamanı gelmiştir, kim bilir.
O yüzden, en kıymet verdiğim ve bir ânını bile unutmadığım, hayatımın derin hatıralarını sana anlatmak istedim. Ben, sadece hepinizin bildiği Pamuk Ovası’ndan ibaret değilim sevgili torunum. Bütün bu topraklar, evler, bahçeler, arsalardan da ibaret değilim. Sana asıl bırakmak istediğim bunlar değil.
Benim de bir zamanlar hayallerimin olduğu ve o hayallere ulaşmak için büyük bedeller ödediğimiz yolculuğun hikâyesi…
İşte benden sana kalan o yolun hikâyesidir.
Seni çok seviyorum ve gözlerinden hasretle öpüyorum…
Babaannen…
…
Son satırları okuduğumda gözyaşlarım sel gibi akmaya başlamıştı. Mektubu göğsüme bastırıp kokusunu içime çektim. O sırada rüzgâr, kiraz dallarını usulca sallamaya başladığında biliyordum, o da buradaydı.
Babaannemden bana kalan yalnızca bu satırlar değildi.
Yeniden başlamak için göze alınmış o yolculuğun hikâyesini artık bana emanet etmişti.

