Camdan dışarı bakarken son beş yılını düşündü Hande. İstemsizce gözleri doldu. Akan yaşlarını durdurmaya çalışırken boğazı düğümlendi. Yutkundu ama gözyaşları dinmedi; aksine daha da hızlandı.
Minibüsteki sesler hâlâ kulaklarında yankılanıyordu. İnsanların konuşmaları, korna sesleri, şoförün ani freni birbirine karışıyor, dünya onu sersemletecek kadar dengesizce dönüyordu.
Başını cama yasladı.
Beş yıl önce hayatını tamamen değiştirmeye karar verdiği günü düşündü. O gün içindeki umudu, neşeyi, heyecanı hatırladı. Bir şeyleri değiştirebileceğine inanmıştı. Hayatında ilk kez nereye gitmek istediğini bildiğini düşünmüştü.
Şimdi ise nereye gittiğini bile bilmiyordu. Minibüs durdu. Hande indi.
Titreyen ayakları onu hastanenin bahçesine götürdü. Etrafına baktı. Burayı hiç tanımıyordu. Hangi binanın hangi kapıya çıktığını, psikiyatri polikliniğinin nerede olduğunu bile bilmiyordu. İnsanların arasından geçerken elindeki sıra numarasını tekrar tekrar kontrol etti.
“Benim burada ne işim var?” Soruyu içinden geçirdi. Aslında cevabını biliyordu. Ama kabul etmek istemiyordu. Bir banka oturdu. Çantasından telefonunu çıkardı. Ekranı açtı. Parmağı, rehberde kayıtlı bir ismin üzerinde durdu.
Dr. Murat.
Hayatının darmadağın olduğu bir dönemde kapısını çaldığı doktor. Onu tanıyordu. Sadece anlattıklarını değil, anlatamadıklarını da. Bir gün Hande uzun uzun kendisini suçladıktan sonra Dr. Murat ona şöyle demişti, “Bazen insan, kendisine olan öfkesini hayatındaki yanlışların sebebi sanıyor.”
Hande o gün bu cümleyi tam anlayamamıştı.Yıllar içinde anlamıştı ama artık çok şey için geçti. Dr. Murat’a gitmek istiyordu, başka bir doktor istemiyordu. Onu tanıyan, geçmişini bilen, nereden başladığını bilen birine ihtiyacı vardı. Ama arayamıyordu. Muayene ücretini biliyordu. Telefonu kapattı. Parmağı ekranın üzerinde bir süre hareketsiz kaldı. Sonra telefonu çantasına koydu. İşte asıl canını acıtan buydu. Kendisini toparlamasına yardım eden doktora bile gidemiyordu.
Parası yoktu. Bunu kendisine söylemek bile ağırdı. İnsanlara yıllarca para yönetimini anlatmak için uğraşmıştı. Kendi hayatındaki yanlışları anlamak için gecelerce düşünmüş, notlar almış, çalışmıştı. Bir proje hazırlamıştı. Kendi yaralarını fark etmişti. Hayır diyemediğini anlamıştı. Kendisini hep sona bıraktığını. Başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyduğunu. Bütün bunların yalnızca para meselesi olmadığını anlamıştı. Hatta bir gün kendi kendine şu cümleyi söylemişti.
“Ben parayı değil, kendimi harcamışım.”
Sonra ilk kez kendisine iyi gelmeye başlamıştı. Ve tam o sırada… Vazgeçmek zorunda kalmıştı. Şimdi eski hayatına dönüyordu. Hande başını kaldırıp hastanenin binasına baktı. Kocaman, yabancı ve soğuk görünüyordu.
Burada ne işi vardı?
Bunca zaman kendisini anlamaya çalışmıştı. Bir yol bulduğunu sanmıştı. Hayatının amacını bulduğunu. Şimdi ise hiç istemediği bir hastanenin bahçesinde, daha önce hiç görmediği bir binanın önünde, tanımadığı bir doktoru bekliyordu. Gözleri yeniden doldu. Kalbinin ortasında bir ağrı hissetti. Sanki biri her yeri tırtıklı bir hançeri kalbine saplayıp çıkarıyor, sonra yeniden saplıyor, sonra da acısıyla dalga geçiyordu.
Duvardaki numaratöre baktı. Elindeki sıra numarasını kontrol etti. Sırası yaklaşmıştı. Ayağa kalktı. Hastanenin içine girdi. Koridorda ağır bir hastane kokusu vardı. Plastik sandalyeler, kapıların önünde bekleyen insanlar, ellerindeki kâğıtlarla bir yerlere yetişmeye çalışanlar…
Hande uzun koridorda yürürken bir yandan bir an önce doktorun yanına gidip ona bu hissettiklerinin normal olduğunu söylemesini istiyordu.
“Bunca emekten sonra böyle hissetmen normal,” desin istiyordu.
“Vazgeçmek zorunda kalman başarısız olduğun anlamına gelmez.”
“Eski hayatına dönmek, eski Hande olduğun anlamına gelmez.”
Biri ona bunları söylesin istiyordu. Ama diğer yandan ayakları geri geri gidiyordu. Kapının önünde durdu. Derin bir nefes aldı. Kapıyı açtı.
“Buyurun.”
Hande içeri girdi.
Doktor yüzüne baktı.
“Nasıl yardımcı olabilirim?”
Hande sandalyeye oturdu.
Bir süre konuşamadı.
Sonra elini göğsünün üzerine koydu.
“Kalbim acıyor,” dedi.
Doktor dikkatle baktı.
“Nasıl bir ağrı?”
Hande gözlerini kapattı.
“Sanki…” dedi, “her yeri tırtıklanmış gibi.”
Bir süre sustu.
“Bazen de biri içime bıçak saplıyor.”
Doktor not almaya başladı.
Hande ise karşısındaki beyaz kâğıda bakarken, anlatacaklarının yalnızca bugünden ibaret olmadığını biliyordu. Çünkü onun bugünkü acısı, beş yıl önce başladığı bir yolculuğun sonunda gelmişti. Ve Hande, o yolculuğun en başına dönmeden bugünü anlatamayacağını biliyordu.
Onu iyileştiren şeyin başkalarına da iyi geleceğine çok inanmıştı Hande. O kadar emindi ki başka hiçbir şey düşünmeden kendini bu projeye vermişti. Gecesini gündüzüne katmış, elinde avucunda ne varsa ortaya koymuş; zamanını, parasını, emeğini, sabrını, hatta kendisini feda etmişti.
Bir çorak tarlaya, daha önce hiç ekilmemiş bir ürünü ekmek gibiydi yaptığı. Toprağın verimsiz olduğunu, yağmurun yağmayabileceğini, tohumların filizlenmeyebileceğini biliyordu belki. Ama yine de durmadan ekiyor, suluyor, toprağı elleriyle havalandırıyor, filiz vereceğine inanıyordu.
Çünkü bir gün hasat edeceğine inanmıştı. Ama hasat zamanı geldiğinde elinde hiçbir şey kalmamıştı. Toprak aynı topraktı. Tarlanın ortasında yalnızca kendi ayak izleri vardı. Vazgeçmek Hande’nin yüreğine ağır geliyordu. Öyle ağırdı ki günlerce durmadan ağladı. Yorganın altından parmak ucunu bile çıkarmaya mecali yoktu. Telefonu çaldığında bakmıyor, birisi aradığında açmıyor, perdeleri açmadan saatlerce yatıyordu.
Oysa yapabileceği her şeyi yapmıştı. Aklına gelen her yolu denemiş, çalabileceği her kapıyı çalmıştı. Kimi zaman umutlanmıştı.
“Bakarız,” demişlerdi.
“Olabilir.”
“Neden olmasın?”
“Bir konuşalım.”
“Tekrar değerlendirelim.”
Hande bu cümlelerin her birine tutunmuştu. Her seferinde biraz daha beklemişti. Sonra beklemeler uzamıştı. Cevapsız kalan mesajlar çoğalmış, açılmayan telefonlar birikmişti. Bir süre sonra “bakarız” kelimesinin aslında ne anlama geldiğini öğrenmişti.
Bazen bir şeyin olmayacağını söylemenin en nazik yoluydu.
Hande bunu kabul etmek istemiyordu. Çünkü kabul ederse yalnızca projesinden vazgeçmiş olmayacaktı. Kendisine yıllardır ilk kez iyi gelen şeyden de vazgeçmiş olacaktı. Ve belki de en çok buna ağlıyordu. Kurduğu bir işin yıkılmasına değil. Kendisini bulduğunu sandığı yerde, kendisine açılan kapının yeniden kapanmasına.
Defalarca olmayışları olmuştu Hande’nin. Olmayan işler, gerçekleşmeyen planlar, kapanan kapılar, yarım kalan hevesler…
Ama hiçbiri bu kadar yıkmamıştı onu. Çünkü bu kez kaybettiği yalnızca bir proje değildi. Nefes aldığı bir yerdi orası. Kendi olabildiği, kimseye benzemek zorunda hissetmediği, içindeki heyecanın yüreğini yerinden çıkaracakmış gibi çarptığı bir yer…
Hayalini kurarken bile gözlerinin parladığı, çalışırken saatlerin nasıl geçtiğini unuttuğu bir hayatın ihtimaliydi. Şimdi o ihtimal yoktu. Etrafındaki herkes aynı şeyleri söylüyordu.
“Ne olacak canım, altı üstü bir proje.”
“Bu kadar kendini üzmeye değer mi?”
“Olmayacağı belliydi zaten.”
Ama Hande denemekten bıkmamıştı. Üniversitelere ulaşmış, kapılarını çalmış, anlatmış, anlatmıştı. Projesini kâğıt üzerinde bırakmak istemiyordu. Bir yerden başlayacak, önce birkaç üniversitede uygulayacak, sonra büyütecekti. Buna gerçekten inanmıştı.
Her görüşmeden sonra içinde küçük bir umut taşıdı. Kimi zaman bir telefon bekledi, kimi zaman bir e-posta. Kimi zaman da karşısındaki kişinin gözlerinde gördüğünü sandığı o “olabilir” duygusuna tutundu.
Ama hayat yalnızca istemekle yürümüyordu.
Kirası vardı. Borçları vardı. Günlük hayatın hiç susmayan masrafları vardı. Bir yandan hayalini büyütmeye çalışırken bir yandan kendi hayatını çevirmeye çalışıyordu. Ve bir süre sonra ikisi aynı anda yürümemeye başladı. Hande bunu kabul etmek istemiyordu. Çünkü kabul ederse yalnızca projesinden vazgeçmiş olmayacaktı. Kendisine yıllardır ilk kez iyi gelen şeyden de vazgeçmiş olacaktı.
“Şimdilik bırakacağım.”
Şimdilik… Ne kadar masum bir kelimeydi. İnsan bazen sonsuza kadar vazgeçtiğini söyleyemediğinde “şimdilik” diyordu. Ama hayatın bazı şeyleri geri vermediğini henüz bilmiyordu. Eski hayatına döndü. İnsanlar buna sevindi.
“Bak, sonunda mantıklı bir karar verdin.”
“Şimdi biraz para kazanırsın.”
“Zaten o iş çok yoruyordu seni.”
“Belki de böylesi daha iyi.”
Hande başını salladı. Gülümsedi. Kimseye itiraz etmedi. Ama eve döndüğünde yine aynı yere bakıyordu. Masasının üzerinde projesinden kalan birkaç kâğıt vardı. Onları kaldırmaya eli gitmedi. Çünkü onları kaldırırsa gerçekten bittiğini kabul edecekti. Bir gece hepsini önüne koydu. Dosyaları, notlarını, üniversitelerin listesini, kendi yazdığı cümleleri. Bir süre hepsine baktı. Sonra ağlamaya başladı. Sessizce değil. Kendini tutmadan. Çünkü o gece ilk kez şunu kabul etti: Hande hayalinden vazgeçmemişti. Hayalini sürdürebilecek parası yoktu.
Belki de en çok buna ağlıyordu. Çünkü yıllarca yaptığı hatalardan ders almış, kendisini anlamış, başkalarına iyi gelebilecek bir yol bulmuştu. Ama tam yolun başına geldiğinde yine aynı yere çarpmıştı.
Paraya.
Kendi hayatını değiştirmek için çıktığı yol, yine para yüzünden yarım kalmıştı. Hande başını masanın üzerine koydu. Gözyaşları kâğıtların üzerine düştü. Bir üniversitenin adı bulanıklaştı. Sonra bir diğeri. El yazısıyla yazdığı “Bunu gerçekleştireceğim!” cümlesi de gözyaşlarının arasında silikleşti.
Hande o gece ilk kez kendisine şu soruyu sordu.
“Ben gerçekten neyi kaybettim?”
“Projemi mi?”
“Hayalimi mi?”
“Yoksa yıllar sonra bulduğumu sandığım kendimi mi?”

