Cinayetlerimi ziyaret ediyorum.
Sanki katil ben değilmişim gibi.
Umarsızca.
Dedim ki kendime,
dön, bak bakalım.
Ölümlerin hak ettiği neymiş?
Yüreklisin ya…
Ölülerin kokusu burnunun direğini sızlattı mı?
Nefes alamayışın kalbinden mi zor verdi?
Düşün. İyice bak bakalım.
Çocuk cinayetini,
kelebek misali bir günlük yaşatmak neydi?
Nasıl büyümemiş, toy toy gözlerini gör.
İrkil.
Kaldın, değil mi?
Öküzün trene baktığı gibi bakma.
“Cinayeti işle, yıllarca yaşanmamış sayarım.”
Oldu canım.
İşte böyle hortlar vicdan.
Sessiz bir çığlık,
“Neden öldüm ben?”
diye ölü sorar.
“Karanlık bir tünel…
Soracaklar bir gün,
soracaklar.”
Şarkıdaki gibi.
Ama bu,
birebir senin cinayetin.
Ya şu ergen…
Ona nasıl kıydın?
Kendi bedeninden ayrı,
kontrolünü bile tam sağlayamadığı bedenine
ne olduğunu anlamaya çalışırken,
ergenliğin o karmaşası içinde…
Büyüklerin senin kaçamakların uğruna
onu hiç olmamış gibi,
çürük bir meyve misali
ıssız bir çöpe bıraktın.
Katil,
sivilceli yüzünü gördün mü?
İki büklüm orada öylece…
Ayrılmış yere
ne vardı, ne yoktu;
öylece öldürdün.
Ama şunu bil,
enerjin sıfırlandı.
Aynen o ergenin enerjisini manipüle ettiğin gibi.
Katil…
Katil…
Vicdanını nerede öldürdün?
Anne baba…
Kim bunlar?
Sadece çocukları için yaşayan,
kendinden önce evlatlarını koyan insanlar mı?
“Doğurmasaydın,” dedin.
İlk önce,
“Bana bunu neden yapıyorsunuz?” dediler.
Sonra ısrarla,
“İsteklerimiz, arzularımız var,”
diye sorabilme cesaretlerinden korktun.
Başlarını kestin.
Öldürdün.
Katil.
Yahu, sen kimsin?
Bu beden,
bu ruh
tek bir kişiye ait.
Tek bir ruha.
Bırak katil.
Şimdi cinayetlerinin başına dikildin.
Ne demek istersin?
“Gel, yeniden öldüreyim mi?”
diyeceksin?
Beden bir an ölür.
Bir ruh ise
her ölümden sonra
daha da güçlü başka bir hâl alır.
Doğar.
Ölülerden aynı ruh doğmaz.
Başka başka ruhlar eklenir,
eksilir
ve yeniden canlanır.
Ölülerini ziyaret ediyorum.
Sanki katil ben değilmişim gibi.
Neyse ne…
Ölüler teneşirde bir kere yıkanır.
Ama ruhu öldürmek
toprağa sığdırılamazmış.

