Güneş, kırmızı şeritli şeffaf bir kapının önündeydi. Bekliyordu. Hiçbir şey düşünemiyordu. Uğultular kulağına çarpıp rastgele geçiyordu.
Kapılar… Açılan, kapanan… Renkli, renksiz; ahşap, çelik, sürgülü… Bir kitabın sayfaları misali; kimi zaman bir kapıyı açıp içeri girersin kimi zaman dışarı çıkarsın. Bazen de o kapının önünde sessizce durur, umut ettiğin insanları beklersin. Ancak bazı bekleyişlerin hiç gerçekleşmeme ihtimali vardır. Yine de umut etmekten vazgeçemeyiz.
Hayatımızın kimi anları yalnızca beklemekle geçer. Umuda sarılır, bekleriz. Bir gebelik sürecinde olduğu gibi, “Doğum olacak,” der ve bekleriz.
Güneş, kırmızı şeritli kapının önünde beklerken gözleri kıpkırmızı olmuştu. Derin düşüncelere dalmıştı. Annesinin onu dokuz ay on gün boyunca nasıl beklediğini, onu ilk kez kucağına aldığı o kavuşmayı düşünüyordu. Şimdi ise bütün o beraberlik, bu kapının önünde duvara çarpmış gibiydi. İçindeki acı nefesini kesiyordu. Kırmızı şeritli kapı, bir mızrak gibi ciğerini dağlıyordu ama yine de umut ediyordu.
“O kapıdan annem çıkacak,” diye geçirdi içinden. “Bana, ‘Kızım Güneş, yine saçını kızıla boyamışsın,’ diyecek, ardından kahkahayı basacak. Ben de, ‘Of anne!’ diyeceğim.”
Ne güzel olurdu… Annesiyle karındaşlıktan başlayan ne çok anı biriktirmişlerdi. Güneş, hayatında nice kapılar görmüştü. Fakat bu kırmızı şeritli kapı, umursamazca açılıp kapanıyordu. Kapının her hareketi, Güneş’in kalbinde serseri bir fırtına estiriyordu. Kapının kilidi, yalnızca kartını cihaza okutanlara açılıyordu. Onun ise böyle bir kartı yoktu.
Kendisini dünyaya getiren, ana kucağı olan, var olduğu beden… Diğer yarısı ise hastanenin yoğun bakım ünitesinde yatıyordu. Nefesini tutarak bekliyordu. Aynı göbek bağıyla bağlı olduğu annesine dokunamıyordu. Aralarında aşılması imkânsız bir sınır vardı. Sanki bir mayın tarlasının ortasında kalmıştı; kımıldayamıyor, konuşamıyordu. Güneş, annesine dokunamadan veda etti. Çaresizce mırıldandı. “Kırmızı şeritli kapı… Alacağın olsun. Çocukluğum, o kapının ardındakiyle birlikte öldü; başka diyarlara göçtü.”
Kulağına fütursuzca çarpan bir ses duydu. Tanıdıktı. Ama boşlukta yankılanıyordu. Kendi sesi, bedeninden uzaklaşmış gibiydi. Güneş, kırmızı şeritli kapıya sırtını döndü. Ayakları, serseri bir mayın gibi onu annesiyle son kez vedalaşacağı yolculuğa götürdü.



