Bir koku, bir doku kişiyi daha önceki yaşanmışlıklara, değerlere, duygulara bağımlı kılıyor.
Kimi kokular vardır, aradan kaç yıl geçerse geçsin yakanı bırakmıyor.
Ağustos,
Fındık hasadı…
Her yıl ortakçılara emanet ettiğim bu dede yadigârı fındık bahçesindeyim. Önce ıslak toprağın kokusu vuruyor genzime; sonra fındık dallarının arasından yükselen, o kendine özgü kekremsi aromatik koku…
Adımlarımı yavaşlatıp bahçenin içlerine doğru yürüyorum. Ayaklarımın altındaki yaprakların hışırtısı beni bir anda yılların gerisine, bu topraklarda kardeşlerimle koşuşturduğumuz o çocukluk günlerine ışınlıyor.
Bir an gözlerimi kapatıyorum; sabahları üzerlerine düşen çiy damlalarının dokunuşuyla, nemli toprağın ve yaprakların kokusunu ciğerlerime çektiğim, o ağustos sabahlarını tahayyül ediyorum. Fındıklıktaki o büyük elma ağacının altında yorgunluk attığımız, yemek yediğimiz o paha biçilmez anlara dönüyorum.
Sanki dedem fındık dallarının arasında yardımcılarına talimatlar veriyor.
Annem o müşfik sesiyle, “Haydi çocuklar, yemek hazır,” diye sesleniyor.
Ben çocukluğumu bu kokuların, bu bahçenin içinde bırakıp gitmişim.
Yaz tatillerinde İstanbul’dan Sakarya’daki bu köye geldiğimizde, sanki başka bir dünyaya ayak basardık.
Üç ay…
Çocukluğun zaman kavramı durağan olmasına rağmen bizim için burada zaman İstanbul’un ritminin aksine, avuçlarımızdan kayıp giden sabun köpüğü gibi renkli ve büyüleyiciydi.
Dedemin köyü…
Çerkezlerin bir boyu olan Abhazların yaşadığı bir köydü. 1800’lü yıllarda atalarımız Kafkas
Sürgünü’nde buraya yerleşmiş, Sakarya’daki bu köyü kendilerine yurt edinmişlerdi. Bu halkın torunu olarak burada geçirdiğim zaman diliminde insanlık adına çok hasat topladım. Asalet, nezaket, misafirperverlik, ölümde kalımda birlik beraberlik gibi kavramlar çocuklukta topladığım hasatımın meyveleri oldu.
Dedemin evi…
Geniş avlu içinde envai çeşit meyve ağaçları ile kuşatılmış, sırtını fındık bahçesine dayamış o iki katlı ahşap kâgir ev…
Evin ön cephesinde bahçeye paralel kocaman bir veranda uzanırdı. Birinci katta geniş, bol pencereli bir salon, salonun bir köşesinde şömineye benzer “ocak” dedikleri topraktan mamul yemek pişirme alanı kurulmuştu. Salonun duvar kenarlarını dolanan sedirlerde, ocakta pişen mısır ekmeğinin (Abısta) kokusu eşliğinde, hiç eksik olmayan misafirlerle sohbetler yapılır, oyunlar oynanırdı.
Benim muzip ve teatral yatkınlığımı bilen dedem, gözlüklerinin üzerinden kaş göz işaretiyle, “Haydi tiyatrocu! Anlat bakalım, göster hünerlerini,” derdi.
O çocuk coşkusuyla atardım kendimi ortaya. Dökerdim eteğimde biriktirdiklerimi…
Gaz lambasının o cılız alevinde ocağın etrafına toplanır, dedemin bize anlattığı masalları can kulağıyla dinlerdik. Ocakbaşı evin kalbiydi sanki. Onun etrafa yaydığı sıcaklık kalplerimize de yansırdı.
Sabahları erkenden gözümüzü açardık. Zaten horozlar da başka şans vermezdi.
Büyükler erkenden iş başına geçmiş olurdu. Biz de onlarla, hasatta yer almak isterdik.
Dedem, “Siz daha küçüksünüz, yorulursunuz,” derdi.
Ama kardeşlerimle benim ısrarıma dayanamaz, “Gelin bakalım! Yere dökülenleri sepetlere doldurma işini veriyorum size,” diyerek gönlümüzü hoş ederdi.
Neşe içinde yere dökülenleri toplardık. Yorulunca aşağıda şırıl şırıl akan derede ayaklarımızı suya sokar, ağaç gölgesinde dinlenirdik.
Köyde herkes birbiriyle akrabaydı. Bir eve misafir olarak gittiğinizde sadece o evin misafiri değil, bütün köyün konuğu gibi karşılanırdınız. Büyüklerin yanında yüksek sesle konuşulmaz, saygıda kusur edilmezdi.
Akordiyon…
Bu enstrüman atalarımla özdeşleşmiş, âdeta onların simgesiydi.
Asaletin, erdemin, insanlığın en doruk noktasını gördüğüm bu köyde, düğünlerden kesitler geçiyor gözlerimin önünden…
Düğün evinin avlusunda akordiyon eşliğinde misafirler karşılanır; çevredeki geniş çayırlarda at yarışından, yağlı güreşlere varıncaya kadar değişik aktivitelerle, düğün bir festival havasında sürüp giderdi.
Genç kızlar ve delikanlılar akordiyonla zarif ve coşkulu Kafkas danslarını icra ederlerdi.
Devasa kazanlarda pişen düğün yemekleri misafirlere özenle ikram edilirdi.
Büyük bir özveriyle konukları memnun etmek için ellerinden geleni yaparlardı; misafir onlar için çok kıymetliydi.
Ayrıca kadınlara gösterilen saygı emsalsizdi; ataerkilden ziyade anaerkil düşünce yapısını benimsemişlerdi. Yaşlılara hürmette de kusur olmazdı.
Hasat…
Eylül ayının ortalarına gelince, ortakçılarla birlikte toplanan fındıklar yeşil kabuklarından ayıklanır, geniş çayırlarda kurumaya bırakılır; sonra çuvallara doldurulurdu. Tüccarlar ve kooperatiften gelenlerle hasat yerine ulaşırdı.
Şimdi anlıyorum ki çocukken sadece fındık toplamamışım; anıları da toplamış, onları da
biriktirmişim.
Sanırım insan yaş aldıkça ömrünün geçen mevsimlerinde topladığı hasatla tekâmüle eriyor.
Avucuma aldığım bir kaç fındığı doyasıya kokluyorum. O iki katlı ev yok artık ama fındık bahçemiz hâlâ orada, yerli yerinde. Toprak ve fındık yapraklarının kokusu ciğerlerimde…
Yıllar geçti.
İstanbul büyüdü.
Ben büyüdüm.
Büyüklerimiz ebedi istirahatlerinde.
Bu köydeki o güzel yazlar geride kaldı.
Elimde o günlere ait hasat; ruhumda ise ne zaman bir fındık dalına dokunsam genzimi yakan, o hiç eskimeyen koku kaldı.
Zaman ne kadar geçerse geçsin, beton yığınları arasında ne kadar büyürsek büyüyelim; beni ben yapan şeyin bu topraklara ekilen o değerler olduğunu biliyorum.
Dedemin sesini, annemin şefkatini, o ahşap evin sıcaklığını ve akordiyonun zarif ezgisini avuçlarımda taşıyorum hâlâ…
Şimdi gözlerimi açıyorum. Fındık bahçesinin kokusu toprakla kucaklaşmış, bana çocukluğumu fısıldıyor.
Ben pürdikkat dinliyorum…

