Yaz akşamları beyaz perdesiz olmazdı. Gün devrilirken sokak aralarından yükselen o davetkâr megafon sesleri, araçlara asılan afişlerle halka haftanın filmlerini ilan ederdi.
İstanbul Boğazı ‘nın bu nadide kıyı semtinde ise hanımlar pürtelaş tedariklere girişirdi.
O yıllarda sinemaya gitmek öyle alelade bir eğlence değil, öncesiyle hazırlıkların yapıldığı bir mahalle kültürüydü.
Anneler ikindi vaktine kadar mutfağa kapanır; zeytinyağlı yaprak sarmaları incelikle sarılır, kuru köfteler yoğrulur, nar gibi kızarmış börekler tepsilerdeki yerini alırdı. Zira sinema keyfinden önce ilk durak, o saatlerde denizin dingince iç geçirdiği sahildeki çay bahçesi olurdu. Bereketle doldurulan sepetlerle konu komşu, çoluk çocuk hep birlikte asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde nevaleleri ortaya sererdik. Komşuluk, arkadaşlık ve dostluk had safhada, çok naif yaşanırdı.
“Mahmure Abla, aman o börekten benim oğlana bir dilim fazla koy, bayılıyor senin elinin lezzetine!”
“Lafı mı olur Nurdan, tepeleme koydum bak, afiyetle şifa olsun.”
“Dur hele! Çocukların meşrubatları, bizim de sıcak çaylarımız gelsin, öyle başlarız.”
Ekmeğide, o saf mutlululuklarıda hep birlikte bölüştüğümüz eşsiz zamanlardı o zamanlar…
Günümüz çocukları gibi teknolojiyle yalnızlaşan, mutsuz çocuklar değildik; aksine bu sevgi dolu ortamda mutluluk zengini çocuklardık.
Şen kahkahalar eşliğinde vakit ilerleyip hava kararmaya başlayınca sepetler, çantalar özenle toplanırdık; tatlı bir heyecanla sinemanın önüne göçümüz başlardı.
Teşrifatçı, bilet üzerindeki sandalye numaralarına göre bize yol gösterirdi. Yıldızların altındaki bu sinema bahçelerinin olmazsa olmazı ay çekirdeği, Elvan Gazozu ve tahta sandalyelerdi. Ayrıca annelerimiz mabadımız incinmesin diye bu sandalyelerin üzerine evden minder taşırdı.
Denizden gelen iyot kokusu eşliğinde filmin başlamasını beklerken ve film aralarında makinist Yeşilçam’ın en içli plaklarını pikabın üzerine yerleştirirdi.
“Artık sevmeyeceğim.
Bütün kabahat benim.
Ne kadar ağlasan boş,
Ne kadar yalvarsan boş.
Sana dönmeyeceğim.”
Sinema bahçesi bu nağmelerin tatlı hüznüyle dolarken; biz çocuklar bu melankoliye inat yerimizde duramaz, kıpır kıpır kaynardık.
“Alaska Frigo buzzzz!”
Bu sesi duyunca sevincimiz iki katına çıkardı. Boynuna taktığı meşin kayış askıyla tahta kutusunda minik mutluluklar taşıyan seyyar dondurmacı çocuğu, sabırsız gözlerle takip ederdik.
“Ufaklık buraya bir baksana! Kaç kuruş Frigo?”
“Yetmiş beş kuruş Abi.”
Biz tomurcuklar, ağzımız kulaklarımızda buz gibi dondurmanın keyfini çıkarırdık. Filmler çoğu kez melodram ağırlıklı olduğu için, finalde hüzün ve gözyaşıyla terk edilirdi o tahta sandalyeler.
Bu ölümsüz anlar; yaş aldıkça dostluğun, komşuluğun, samimiyetin ve o yıldızlı gecelerin belleğimin en müstesna yerinde asılı kaldığı eşsiz birer tablo olarak kaldı.
Eski günleri geri getirme şansımız yok, biliyorum. Fakat insan bazen dilemeden edemiyor.
Hayatın ağır yükünü ruhumuzun omuzlarında değil de sadece bir Frigo kutusunun meşin askısında taşıyabilsek…



