Akşamüstü, saat beş suları. Kendi gölgemle çıktım yürüyüşe. Önce koca bir özgürlük kapladı içimi, ardından derin bir hüzün… Her zaman adımladığım o yolda, ne zaman canım sıkılsa etrafta bulduğum taşları suya atardım. Bugün baktım ki su çekilmiş; taşlar, hep o bıraktığım yerde, gün yüzünde kalakalmışlar. Oturdum ve ağladım.
O kadar çok taş atmışım ki meğer buraya, her biri bir acının, bir hatıranın köşesinde duruyor; onlarla göz göze geldik. Sonra ne mi oldu? Taşların hemen yanındaki, yılların yorgunluğunu taşıyan kupam kırıldı. O da bu sessiz envanterin ortasında yerini aldı.
Sonra kalbimde kırılan yerlere bir baktım. Acıdı hem de çok acıdı. Benim hayatımdaki acılar nedense hiç saklanmaz, hep gözümün önünde, ortalık yerde durur. Yüzleşmek acaba hayatımın değişmez bir parçası mı? Bilmiyorum. Aslında artık bir şeyleri bilmek de istemiyorum; sadece yaşamak, yalınca yaşamak istiyorum.
Peki, “Avazın çıktığı kadar bağırabildin mi?” diye sorsan, bağıramadım. “Ağlayabildin mi?” desen, o da yok; sadece birkaç damla gözyaşı süzüldü yanaklarımdan, hepsi bu. Ama bugün, hayatımda daha önce hiç olmadığım, hiç hissetmediğim bir şey oldu. Birdenbire her şey durdu. Kendime döndüm; hiç olmadığı kadar, öylesine duru bir şekilde kendime döndüm.
Bugüne kadar ne zaman bir çıkmazl karşılaşsam, “Hadi üzerine gideyim, bunda da öğrenecek bir dersim vardır, kaçamam, kaçarsam beni bulur,” der dururdum. Artık anladım ki bazı şeylerin üzerine gitmenin de bir anlamı kalmamış. Bir an durdum. Birkaç dakikalığına durup etrafımı izledim. Etrafımdaki hiçbir şey benim acımın, benim duygularımın farkında değildi, olamazdı da.
Son günlerde zaten şunu düşünüyordum: Birbirimizle konuşuyoruz, sohbet ediyoruz, iletişim kuruyoruz; lakin hepimizin kafasında bambaşka bir dünya dönüyor. O kadar yoğun bir hayat temposunun içindeyiz ki kimsenin kimseyi duymaya mecali kalmamış aslında. Bugün insanların birbirine ayırdığı vakitler o kadar kibarlıktan, o kadar ince bir niyetten ibaret ki bu devirde ayrılan vakitler ne kadar değerli, ne kadar özel…
Peki, ya kalbimdeki o acılar, kırgınlıklar? Bunca zaman onları içimde tuttum, onlarla yaşadım. Hep bir sonucu olsun istedim. Elbet bir sonucu olur, olacaktır da. Lakin artık bunlar için kendimi hırpalayamam, gücüm kalmadı.
Yeşili o kadar çok seviyorum ki… Yürümek, toprağa bastığımda hissettiğim o kök salma, o ait olma hissi… Dünyanın herhangi bir yerine değil, doğrudan toprağa ait hissetmek… Bir insanın gömülmesine şahit olmadım bugüne kadar ama nice hayvanın, toprağa verilişine şahitlik ettim. Son zamanlarda toprağın onları sessizce içine alışını, bir anda hiç yokmuşçasına sarılıp yutuşunu izledim. İçimden hep, “Sizi toprağa emanet ediyorum, o sizi incitmez,” dedim. Onları incitmeyen bu toprak, beni incitir mi hiç?
Bedenim… Yıllarca barışamadığım bedenim. Zihnim… İnsanlar ne der diye sürekli teyakkuzda bekleyen ve nihayet şimdi sessizliğe bürünen o yorgun zihnim… Şimdi bunlar hep benim ellerimdeyken, benden başka kim bana gerçekten zarar verebilir, kim beni yıkabilir ki?
Kadın… Üreten, doğuran, inşa eden, yoktan var olan bir kadın kadar güçlüsü var mıdır yeryüzünde?

