İzlemek istediğim ama epeydir ertelediğim bir dizi vardı, hepinizin belki de uzun zaman önce izlediği İskoç coğrafyasında başlayıp değişik ülkelerde devam eden tarihi bir dizi. Adı “OUTLANDER” olan, daire şeklinde dizilmiş taşların arasında, kadınların ellerinde ateşten fenerlerle yaptıkları pagan kültürüne ait danslarının ve taşa dokunup bir anda geçmiş zamana giden, kaybolan insanların anlatıldığı dizi, beni farklı bir düşünceye götürdü. İngiliz asıllı olan Clare isimli kadın karakterin yaşadığı 1945 yılından, taşa dokunmasıyla iki yüz sene öncesine; İskoçya’nın İngiltere’ye karşı egemenlik savaşına doğru yolculuğa çıkmasıyla, kadının başına gelenleri ve o zamanda yaşadığı ölümsüz aşkını konu alıyordu. Acaba ben de böyle bir taşa dokunsam ve tarihin içinde yolculuk yapsam hangi çağa giderdim diye düşünmeden edemedim.
Geçen sene tatilde ziyaret ettiğimiz Altınoluk’taki Adatepe köyünün taş evlerinin duvarlarına dokunurken de aynı hislere kapılmış, bu taşların dili olsaydı acaba bize ne anlatırlardı diye düşünmüştüm. Belki dile gelseler hangi aşkların, acıların, mutlulukların yaşandığını anlatacaklardı bana. Yine Güre merkezde bulunan değerli taşlardan oluşan müzeye yaptığımız gezide birbirinden güzel renklere ve parlaklığa sahip taşların varlığını görmek de çok keyifliydi. Doğal taşların yüzyıllardır şifa bulmak için kullanılması da bir gerçek. Ruhsal ve zihinsel dinginlik için, enerjiyi yükseltmek için taşlardan yararlanmış insanoğlu. Sadece güzellik için aksesuar olarak kullanılmamış taşlar. Ağrı tedavilerinde, ısıtılmış volkanik taşların vücudun belirli noktalarına yerleştirilmesiyle yapılan masajla insanlar şifa elde etmiş. Tabii bunlar tek başına hastalıkların tedavilerinde yeterli değil ama alternatif olarak bütüncül tıbbın destekleyicisi neden olmasın, değil mi?
İnsanlığın tarihi sürecinde barınmak, kendini var etmek ve kendisinden sonra gelecek nesillere “Ben de buradaydım, burada yaşadım,” demenin en güzel yöntemlerinden birisi taşlara yazılan yazılar. Aslında hepimiz, bizden geriye ölümsüz olan bir kanıt bırakmak istiyoruz. Belki de o nedenle yazıyor, kendimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bizden sonra fikirlerimiz yaşasın, unutulmayalım, bu dünyaya bizden bir şey bırakalım diye.
İsterseniz sizinle keyifli bir yolculuğa çıkalım, ne dersiniz? Çok eski zamanlara tarihin yazılı ilk kaynaklarına gidelim. Orhun Irmağı kıyılarına, o büyük vadiye gidelim hep beraber. Dünya gözüyle orayı görmeyi çok istesem de henüz nasip olmadı ama hayali bir geziye çıkabiliriz. Türk dilinin ve edebiyatının bilinen ilk yazılı kaynağı, ikinci Göktürk kağanlığı döneminde dikilmiştir. Orhun Irmağı vadisinde yer alır. Tarihin bilinen ilk yazılı anıtlarıdır. Tonyukuk yazıtı, vezir Tonyukuk tarafından dikilmiştir ve ilk yazılı anı ve siyaset öğütlerini içerir. Kül Tigin yazıtı ve Bilge Kağan yazıtları da öğüt niteliğindedir. Kendine has otuz sekiz harfli Göktürk alfabesiyle yazılmıştır ve yazıtlarda bugün bile Türk milletinin alacağı dersler vardır. Görkemli tarihin kanıtları olan taşa kazınmış yazıtlar, ilk siyasetname olarak görülmüştür. Bu ıssız vadide tarihe şahitlik eden yazıtlar, Türk tarihi için ne kadar önemli değil mi? Oradan yolumuzu daha aşağılara, bereketiyle toprağa ve kültüre beşiklik eden Nil’e çevirelim. İnsanoğlunun hâlâ gizemini çözemediği devasa taşların nasıl olup ta insanlar tarafından taşınarak o kocaman piramitleri inşa ettiğine şaşırmamak elde değil. Taşa kazınan hiyerogliflere hayranlıkla bakarken bizlere neler anlatmışlardı o yazıtlarda acaba? Mısır piramit yazıtları, ölen firavuna ahiret hayatında rehberlik edip yol göstermesi amacıyla kabir odasının duvarlarına kazınmış en eski dini metinlerdendir. Hiyeroglif sembollerle yazılmıştır. Hiyerogliflerle duvarlara ve lahitlerin iç yüzeylerine kazınmış büyüler ve ilahilerden oluşmaktadır ve ölen kralın Tanrı’ya ulaşmasına yol gösterdiğine inanılmıştır. Taşa yazılan metinler insanlık tarihine, dini kurallara, devletlerarası antlaşmalara ve mezar taşlarına kazınarak bugüne kadar ulaşmıştır. İyi ki de yazılmış ve bugüne ulaşmış, insanlık tarihine ışık tutan yazıtlar olmuşlardır.
Tarihin gizemli dehlizlerinde gezinirken Hindistan’a uğramazsak olmaz tabii ki. Babür İmparatorluğu’nun belki de en şaşaalı zamanlarında yapılmış o masalsı aşkı ölümsüzleştiren Şah Cihan’ın eşi için yaptırdığı Taç Mahal karşımızda duruyor. Karşıda beyazlar içinde bir gelin gibi duran bina, taşlara kazınmış aşkın en büyük temsilcisi. Kaleler, ibadethaneler, köprüler, dikili taşlar ve sanat için yapılmış heykeller, taşı olduğundan da farklı şekillere sokan insan aklı, emeği ve sanatsal gücü… Efes antik kentinin sütunları, yolları, antik tiyatrosu ve her bir taşı şehrin anatomisini sergileyip kadim kültürü anlatırken, ülkemin her yerinin medeniyetlere beşiklik etmesi de oldukça büyüleyici. En son olarak Türk İslam tarihinin belki de en güzel örneklerinden olan Sivas’ın Divriği ilçesindeki Ulu Cami’nin taş işçiliğinden bahsetmesek olmaz. Dünya kültür mirasına giren eser Mengücekler döneminde yapılmış. Yapının üzerindeki hiçbir motif birbirine benzemiyor ve mühendislik harikası olarak görülmüştür. Taş işçiliğiyle meşhurdur. Dünya gözüyle görmemiz gereken eserler listesine almanızı tavsiye ediyorum. Elimize aldığımız alelade bir taş, sanatçının elinde kıymetli bir esere dönüşmüş.
Dünya, görmemiz gereken bu güzel eserlerle dolu. Bize de bu güzellikleri görmek ve hayal dünyamızla yazıya döküp gelecek nesillere aktarmak düşüyor.

