Narin Güran’ın anısına…
Meryem her sabah beşte uyanırdı. Yaz, kış, hastalık fark etmezdi. Yatakta biraz oyalanır, kalkıp çayı koyardı. Gün çoğu zaman aydınlanmasa da perdeyi açar, dışarıya bakardı. Bahçenin bittiği yerde dere vardı. Derenin kıyısında üç büyük taş vardı. Üç yıl önce bu taşların altına Şirin’i koymuşlardı. Bütün köy bilirdi ama hiçbiri konuşmazdı.
Çay demlenince sofrayı kurdu. Beş tabak çıkarıp üçünü geri koydu. Ev artık iki kişilikti. Tereyağını, peyniri çıkardı, ekmekten kesti, kalanı beze sarıp kaldırdı.
Eskiden beş kişiydiler ama Meryem hâlâ beş kişilik yemek yapıyordu. Alışamadı. Yemeğin fazlası ya tavuklara ya da çöpe gidiyordu. Abisi ısıtılmış yemeği yemezdi. Arada bir fark etmeden yediği pilavlar olurdu tabii.
Televizyonu açtı, hava durumunu görüp oturdu. “Tüm hafta için yağışlı geçecek,” diyordu. Zaten geceden beri duyuyordu yağmurun sesini. Dere taşabilirdi. Taşarsa taşlar yerinden oynardı. Çünkü üç taş daha önceki taşmayla gelmişti. Çayını içemedi. Lavaboya döküp bardağı çalkaladı. Üstüne bir şey alıp bahçeye çıktı.
Tavukların yanına gitti. Sularını verip yemlerini tazeledi. Bağıra çağıra hepsi kendini dışarıya attı. Samanların altında bir sürü yeni yumurta vardı.
Domateslerin son zamanıydı. Kalanları topladı sırıkları söktü. Ayakları toprağa batıyordu. İyice çamura bulandı. Yağmur daha da hızlandı.
Bahçe kapısının yanındaki çeşmeye gidip ayaklarını yıkadı. Dereye baktı, gerçekten kabarmıştı. Gür sesi çınlıyordu. Su oluk oluk akıyordu. Kafasını çevirmek istedi. Fakat taşlardan son gelenin yerinden oynadığını gördü. Su onu diğer ikisinden ayırmış, dibe doğru itiyordu. Taşı kenardan kendine doğru çekti. O resmin bozulmasını istemiyordu. Var gücüyle asılıp taşı eski yerine oturttu.
Aralarına küçük taşlar attı. Uzunca bir otu yolarken parmağı kesildi. Bahçeye girip karşıdan baktı, her şey eskisi gibiydi. Yeniden çamur olan ayaklarını yıkayıp evde ısınmak istedi. Tavuklardan biri ayağına dolandı. Usulca itti, içeriye girdi. Abisi su içiyordu.
Öğleye doğru yağmur ahmak ıslatana döndü. Kapı çaldı. Gelen Hanife’ydi. Mayası ekşimiş, bir kaşık maya isteyecekti.
Meryem içeri çağırdı ama Hanife ayağındaki çamuru gösterip kapının önünde durdu. Meryem kavanozu çıkarıp bir kaşık yoğurt koydu, bir kaşık daha koydu. “Tamam tamam, yeter,” dedi Hanife. Ama tası geri çekmedi.
Hanife kapı önü muhabbetini çok severdi. Bütün köy gülerdi düşük çenesine. “Dere taşarsa…” dedi, turşunun sirkesinden bahsetti, “Yol kapandı mı?” dedi, “İri tuz bitmiş, alacağım,” dedi. Salondan televizyon sesi geliyordu. Hanife kafasını içeriye doğru uzattı. Sonra sesini kısarak, “Haber var mı?” dedi. Kimden olduğunu söylemedi. Meryem, “Yok,” dedi. Duruşmayı sordu, “Belli değil,” dedi.
Hanife tası göğsünün altına dayadı. Oğlunun geçen gün bir şeyler sorduğunu söyledi. Adını söylemeden, “Ne oldu ona?” diye sormuş. Hiçbir şey dememiş, konuyu değiştirmiş. Meryem kapıyı biraz kapatır gibi yapıp, “İyi etmişsin,” dedi.
Yağmur hızlanmaya başladı. Hanife iyice kapıya yaklaştı. Kafasını çevirip bahçeye doğru baktı; çite, çitin ötesine. Meryem bacaklarını çapraz yaptı. Hanife, “Sırıkları erken sökmüşsün,” dedi. Meryem tam zamanı olduğunu söyledi.
Basamaktan inerken, “Meryem…” dedi. Ağzını açtı. Kapattı. “Maya için sağ ol,” dedi.
Meryem kapıyı yavaşça kapattı. Kavanozun ağzını kapatıp dolaba koydu. Elini yıkarken kesik parmağı sızladı, biraz kanadı. Abisi gözünü televizyondan ayırmıyordu.
Çorbayı ısıttı. Abisi anlamasın diye biraz et suyu ekleyip kaynattı. Tepsiyle önüne koydu. Abisi kaşığı aldı, ekmeği kopardı, acı biber sordu. Gözünü televizyondan ayırmadı. Biberi götürdü, kendisi mutfakta, ayakta içti çorbasını. Güneş yoktu, hava karanlıktı, bahçenin sonunu göremedi. Kirli çamaşırları sepete topladı. Beyazların grileştiğini fark etti ama hava kapalı diye öyle göründüğünü düşündü. Kendi yatağına ütüleri koydu. Ütü masası başucunda, duvara karşı duruyordu.
Karşı odanın kapısı kapalıydı. Açtı. Odada soba yoktu. Yazın sökmüşlerdi. Baca deliğini tenekeyle kapatmıştı. Yatağın üzerinde katlı yorgan ve battaniye vardı. Meryem ara sıra bu odayı açıp havalandırırdı.
Dolabı açtı. Diğer abisinin gömlekleri asılıydı. Durdukları yerde tozlanmış, ütüleri gitmişti. Birinin yakası ezilmişti, diğerinin kolu sıkışmıştı. Alt tarafta ağzı bağlı bir poşet vardı.
Yere çöktü, poşeti açtı. Düğümü açayım derken kesilen yeri yeniden kanadı. Eteğine sildi.
Pembe bir hırka kol ağızları esnemiş. Bir çift fiyonklu çorap birinin incisi düşmüş. Rengârenk bir mandal toka, birçok dişi kırılmış. Bir kurs defteri, bir kalem, bir ataç. Defterin sayfalarını hızlıca çevirdi. Hepsini aynı sırayla poşete yerleştirip tekrar düğüm attı. Dolabı kapattı.
Pencereye yaklaştı. Bu odanın penceresi arka tarafa bakardı. Dereye bakmak için tülü araladı. Su kabarmıştı, su bulanıktı, kıyıdaki otlar çamur içinde kalmıştı. Taşlar duruyordu ama ikisi görünüyordu, diğeri yine suyun altına girmişti ya da uzaktan öyle görünüyordu. Tülü bıraktı. Odadan çıktı kapıyı kapatmadı ama iki adım sonra dönüp kapattı. Biraz sert kapatmıştı ama televizyon sesinden abisi duymamıştı.
Kirlileri makineye doldurdu, deterjanı eklerken kesik parmağı yandı.
Öğleden sonra elektrikler gitti. Makine yarıda kaldı. Kesik kesik grimsi köpükler görünüyordu. Televizyon susunca abisinin sesi duyuldu. Ne olduğunu sordu Meryem de yağmurdan herhâlde dedi.
Kapı çaldı. Muhtarın oğlu başına naylon torba geçirmiş tepeden tırnağa sırılsıklam olmuştu. Montunun içinden ıslak bir kağıt çıkardı. “Mahkemeden gelmiş, babam imza atmış. Bütün zarfları muhtarlığa bırakmışlar yol kapalı diye.” Bir şey soracak gibi oldu. Bahçeye baktı, basamaklardan indi.
Zarfta abisinin adı yazıyordu. Salona doğru mahkemeden kâğıt geldi dedi. Abisi cevap vermedi. Meryem kağıdı masaya bıraktı.
Hava iyice kararınca mum yaktı. Yumurta pişirdi, birinin sarısı dağılınca hepsini karıştırdı. Abisi tavadan yedi. Meryem birazını tabağına aldı.
Yine acı biber istedi. Meryem iç çekti sessizce, uzattı biberi.
Yemekten sonra abisi doğru odasına geçti. Ekmeğini bandıra bandıra yediği yumurtadan sonra ellerini yıkamadan uzandı.
Meryem masayı toplarken zarfı eline aldı. Koyacak yer aradı, en sonunda elinde mumla televizyonun üzerindeki rafa bıraktı.
Bulaşıkları yıkamadı. Lavaboya koydu, kurumasın diye. Suyu açtı, bekledi kapattı. Sadece karanlık olduğu için uyumak istemedi yine zarfın başına gitti. Açtı. Mum ışığında öbür abisinin, yengesinin biraz daha altta Şirin’in adı soyadıyla beraber yazıyordu. Mahkemenin adı, bir sürü rakam yazılıydı. Kâğıdı tekrar zarfa koyup cebine attı. Dışarıdan gürül gürül derenin sesini duyuyordu.
Gece boyu yağmur kesilmemişti. Meryem yatağa girdi, yorganı çekti uyuyamadı. Ütü masasından rahatsız oldu karanlıkta başında bekleyen bir şeye benzetti. Huzursuz oldu. Zarfı tekrar televizyonun üzerine koymak için kalktı. Sonra derenin kenarına gitmek için sırtına kapı arkasından ceket aldı. Dışarısı soğuktu. Tavuklar sessizdi. Bahçeyi geçti, yolu biliyordu karanlıkta, aydınlıkta hep aynı yol. Sırıklara hafif çarpıp, devam etti. Çitin aralık kısmından dışarıya çıktı. Gözü alışınca suyu gördü. Kıyı diye bir şey kalmamış, tüm otlar suyun altında kalmıştı. Ezbere taşın yerini buldu. Biri yerindeydi, ikincisi yarıya kadar suya girmişti, üçüncüsü gözükmüyor. Elini suya soktu ucu pütürlü olanı tanıdı. Taş daha da ağırlaşmış gibiydi. Var gücüyle asıldı. Ayağı kaydı, suya düştü. Ama taşı yerinden oynatmıştı. Taşı göğsüne yasladı, kollarını doladı. Bekledi.
Zar zor kalkabildi. Sendeleyerek kıyıya çıktı çömeldi. Taşı diğer ikisinin üzerine yerleştirmeye çalışırken bir daha düştü. Can havliyle kalkıp taşı yerleştirdi. Kontrol etti taş oturmuştu.
Eve dönerken dönüp baktı, karanlıktan bir şey göremedi. Soba yanmıyordu üstünü çıkardı kurulandı ama ısınamadı.
Sabah beşte kalktı. Yatakta biraz oyalandı. Kalkıp çayı koydu. Perdeyi araladı yağmur durmuş, gün ağarmaya çalışıyordu. Dereye baktı, üç taş da yerindeydi. Beş tabak çıkardı.

