Bugün bir insan öldü; buralarda çok nadirdir törensiz defnedilmek. Bugün bir kedi öldü; yolun ortasında öylece duruyordu. Bulduk. Yanımdaki güzel kalpli çocuk ağladı gidişine, ben içime akıttım gözyaşlarımı. Adı yoktu, biz Vefa koyduk adını. Bize giderayak o eksildiğimiz dünyadan büyük bir vefa emanet etti. Bir poşete koyduk ve bahçemizdeki en güzel ağaca gömelim dedik. Cenaze töreni kalabalık olmayacak kedimizin, çünkü o sanki bu dünyadan değilmiş gibi davranan çok insan var.
İnsan yaşarken betona, tuğlaya, taşa sığınır; mülk edinir, duvar örer, hudut çizer. Ölünce de başına o hakikatli taş dikilir; adı, soyadı, tarihi kazınır. Ya hayvan? Evi yoktur bazen, rüzgârın estiği yerdir yuvası. Ölünce ne bir taş dikilir başına ne de bir ad kalır. Toprak örter, rüzgâr siler.
Bizler, adına medeniyet denilen o beton yığınının içinde, taştan kabuklar bağlamış kalplerimizle yaşayıp gidiyoruz. Öyle ki bir insanın öldüğünde hangi mermerin altında yatacağı, o mermere kazınacak harflerin büyüklüğü bile bir statü meselesidir burada. Hayattayken tapulara, odalara, katlara sığdıramadığımız kibrimiz, ölünce birkaç metrekarelik taş bir çukura sığdırılır da o taşın üzerine dökülen betonlar bile insanoğlunun ölümünden sonra bitmek bilmeyen mülkiyet hırsının birer kanıtı olur.
Ya o yol ortasında can veren Vefa? Onun ne tapusu vardı ne de bir duvara yaslanmışlığı. O, rüzgârın estiği yere boyun eğen, göğün altında kibirsizce var olan bir ruhtu. İnsan, taşa adını kazıtır ki unutulmasın; çünkü bilir ki geride bıraktığı ruh sessizdir, boştur. Oysa bir hayvan, insana o unuttuğu vefayı sessizce fısıldar; insan ise doğaya ve hayvana olan bu saf vefayı bulamazsa onu kendinden uzakta görünce hırsla, zorla, kopararak almaya çalışır. Halbuki vefa ne taşa kazınır ne de tapuya sığar. Vefa, bir çocuğun gözyaşında ve bahçedeki ağacın köklerinde saklıdır. Biz taşlarımızı dikeriz dikmesine de o taşlar sadece altındakinin değil, üstünde tepinen biz canlı ölülerin de anıtıdır aslında.
Kim daha garip, kim daha evsiz? Binalara hapsolup ruhunu sokaklarda bırakan insan mı, yoksa bütün yolları evi bilip bir paçavra poşette dahi olsa onurla uğurlanan o masum can mı? Belirtmek gerekir ki doğa hesap sormasını bilmez belki ama unutmaz. Biz Vefa’yı poşete koyup ağacın dibine gömerken, aslında kendi insanlığımızı da o toprağın altına emanet ediyorduk. Ve işin en acı tarafı şu ki; onun ardından dikilecek bir taşı olmasa da bu dünya o taşlaşmış kalpli insanlardan çok daha fazlasını hatırlar.
Sonuçta kim ömrü boyunca ev arar, kim evsiz ölür bilinmez; lakin asıl evsiz olanlar, kalplerini taştan duvarların arkasına saklayıp yeryüzünde bir yabancı gibi gezinenlerdir. Belki bir gün, o mermer taşların altındaki kibrimiz toprak olur da bir kedinin patisinde bıraktığı o hafif iz kadar bile kalıcı olamayacağımızı anlarız. Ne çare; taş kalplilerin dünyasında en yumuşacık veda hep toprağa yapılır.

