İçimdeki o tenhalaşmış odada şimdi ne bir ses var ne de yankısı. İnsan, ömrünün orta yerinde, o devasa kalabalıkların içinde bile nasıl bu kadar sahipsiz kalabiliyor; akıl erdiremiyor. Şarkıdaki gibi, her ayrılık hakikaten erken, çünkü hiçbir gidiş vaktiyle gelmiyor; hep hırsla, hep gafil avlayarak söküp alıyor insanı yerinden.
Parçalanmak da öyle bir şey işte; bir defada bitseydi kâfi idi, insan bir kere ölürdü nihayetinde. Lakin parça parça, damar damar eksilmek… İşte o, ölümden de öte bir yavaşlık, bir tükeniş biçimi. Geriye kalan o boşluklarda ne acı kalıyor geriye ne de sızı; yerini öyle ağır, öyle dipsiz bir hissizlik alıyor ki insan kendi yokluğuna bile şaşıramıyor. Elinden gelenin sadece durmak, bakmak ve rüzgârın önündeki bir yaprak gibi teslim olmak olduğu o tuhaf eşikte insan anlıyor ki: Dünya, taştan kalplerin üzerine kurulmuş büyük bir mezarlık; biz ise o mezarlığın içinde bizzat kendi cenazesini sırtında taşıyan garip yolcularız.
Acaba, diyorum kendi kendime, yargılıyor muyum insanları, yoksa geçmişten kalan bir sızı mı bu taşıdığım? Travmam mı var sahi? Olabilir de efendim, olmayabilir de… Kim ispat edebilir bunu? Zihnimin içine girmen gerek önce; yoksa hatırı sayılır iki kişinin iki dudağından dökülen iki kelime mi delil olacak hakikate? İçinde yaşamadığın, eteklerine hiç toz bulaştırmadığın bir hayatı uzaktan izleyip hüküm giydirmek ne kadar da ucuz bir kahramanlık, değil mi? Dışarıdan bakana her şey tuhaf derecede kolay, her yara uzaktan pek bir şekilsiz görünür çünkü. İnsan kendi evinin kuytularında kaybolurken, başkaları ona dışarıdan bir harita çizmeye bayılır.
Sonra geçtiği o yola, o dökülen parçalara ilişiyor insanın gözü. Pişmanlık diyorlar adına; oysa şimdi baktığımda onları bambaşka görüyorum. O zaman yapabildiğim o kadardı; istesem yapardım, istemedim. İnsanın bunu kabullenmesindeki o devasa özgürlüğü size tarif edemem. O sırtındaki dağlar gibi yükün, o yabancı ellerin giydirdiği zoraki suçlulukların bir anda buharlaşıp gidişi…
Bırakalım dışarıdakiler taşa adımızı kazısın, uzaktan biçtikleri kaftanları ezberden okusun. Biz, kendi celladına gülümseyen o kalabalık masaların dışına adım atıyoruz şimdi. Dünya, taş kalplilerin ve mülk peşindekilerin gürültüsüyle dolu dursun; insanın kendi kendisiyle helalleşmesinden, o ağır yükü toprağa bırakıp hafiflemesinden başka ne yurdumuz var ne de sığınağımız.
Bugün ise, başka bir vedanın daha altını çiziyoruz; boşa kürek çekilen, karşılığı verilmeyen, bilakis sahibini yoran o naifliğin, o hesapsız iyi niyetin cenazesini kaldırdık. Kendisini iyi bilirdik, lakin terazinin dengesini bozacak kadar da ağır gelmişti bu. Denedik, bilfiil denendim, başkalarının da nasıl denendiğini gördüm; ne yazık ki fayda sağlamıyor. Öğretilen o kadim metinlere, ezberletilenlere bir daha baktım; dönüp dolaşıp aynı kapıya çıktım. Anladım ki ne sadece duyguya ne sadece mantığa yaslanmalı; ikisi arasında ince, ustalık gerektiren bir denge kurmalı insan. İyilik dediğin, zırhı mantık olan bir kılıçtan başkası değilmiş meğer. Seni iyi bilirdik ey boşa kürek çekilen iyi niyet; şimdi seni o ağır yükten azat edip, yerini daha hakiki, daha dengeli bir duruşa bırakıyoruz.
Dünyanın, taşların, mevsimlerin bile bir şaşmaz dengesi varken, peki ya insan? İnsan, o kendi cenazesini sırtında taşıyan garip yolcu; dengesini nasıl bulur, bu hengâmede nasıl ayakta kalır? Cevap, rüzgârın pencere pervazından fısıldadığı o inceden inceye hakikatte gizli belki de: İnsan kendi toprağına, kendi kalbinin o tenha ve dürüst köşesine vardığı an, nihayet evindedir; dengesi de ancak o zaman, kendi içindeki hakikatle buluştuğunda kurulur. Kapanıyor işte defter; ne bir şikâyet, ne bir alacak… Çünkü insan, ancak kendi uçurumuna düştüğü gün, bir daha kimseye tutunma ihtiyacı duymayacak kadar dik durmayı öğrenir.

