İki sarp yamacın arasına kurulmuş Sulvana’nın delikanlılarındandı Tuykul. Yakışıklı ve heybetliydi; aynı zamanda tıpkı Sulvana gibi her daim sessiz ve ketumdu. Ana babasını kaybettiğinden, abisi kentten kaçmaya çalışırken vahşi hayvanlara yem olduğundan, iki kız kardeşi yabancıların kervanına kendini sattığından beri yalnızdı. Kafası kentin dar ve girift sokakları gibi dağınık, duyguları üst üste yığılmış evler gibi karışıktı.
Sulvana’nın tüm evleri sarı kireç taşından örülüydü. Bu evlerin hemen hepsi Tuykul’un babasının eseriydi. Yazık ki Tuykul’a taş ustalığını öğretemeden ölmüştü. Abisi kervanların çıkıp geldiği, sonra da geçip gittiği kentleri görmek için Sulvana’dan kaçmaya karar verince; oturdukları iki katlı, dar avlulu evden gayri ne varsa elden çıkarmıştı. Geriye kalan ve paha edecek her şeyi de ablaları götürmüştü. Tek yoldaşı ve varlığı, babasına duydukları saygıdan kentlilerin bir olup hediye ettiği keçisiydi. İşte o yüzden Tuykul geçimini ahaliye çobanlık yaparak sağlar, karnını ekseriyetle keçi sütüyle doyurur, avludaki cılız hurma ağacının meyvesini sütüne katık ederdi.
Sulvana’nın kurallarını çiğneyerek kente yüz çeviren kardeşlerinden ötürü ahaliye boynu büküktü Tuykul’un. Daracık, dolambaçlı, yamru yumru taş sokakların tek süsü olan hurma ağaçlarının yaprakları gibi başını öne eğerek yürürdü. Yine de Meylin’i görmüştü işte. Kolunda hasır sepeti, ayağında hurma çekirdeklerinden halhalı; esen meltemle başındaki ipek örtü savrulup da sarı taş görmekten bıkmış gözlere inat kuzgun saçları uçuşurken, kapkara gözleri telaşla parıldarken, bu suskun kente şarkı gibi düşen bir sesle “Ay,” deyiverirken ve o güzelim narin elleri yumuşacık örtüsünün ucunu tutmaya çalışırken; önünden serap gibi, rüya gibi, hayal gibi süzülüp geçerken görmüştü hem de. Hemen o dakika ömrü boyunca bu güzellikten başka bir şey görmesin isteyen yüreği yanıp tutuşmuştu. Meylin’le bir an için göz göze gelmiş, o gözlerden bir davet almıştı. Kızı evine kadar takip etmiş; izlendiğini bilmesine rağmen salına salına, telaşsız yürüyen kızın kendi evinin avlusuna girerken elinden bırakıverdiği küçük, oval, siyah taşla duygularına cevap bulmuştu. İşte Tuykul’un aklı da kalbi de bu yüzden Sulvana’nın sokakları gibi dolanmış, beti benzi kireç taşı gibi sararmıştı.
Kırk gününü kırk gecesine düğümlerken avluda oturmuş, kandil ışığıyla kimi sarı, kimi turuncu, kimi neredeyse kırmızı görünen damların arasından, Meylin’in bir komşu duvarının ardında kalan büyük, pek büyük evine bakarak hülyalara dalmıştı. Tuykul; Sulvana’da duvarların güvenlik demek olduğunu babasından, mahremiyet demek olduğunu anasından daha çocuk yaşta öğrenmişti. Vadiden yamaca doğru uzanan bu sarp kentin evleri merdivenli sokaklarla birbirine bağlanır, bir evin avlusu ötekinin çatısına konardı. İç içe geçmiş bu labirentin her evi; tıpkı erkeklerinin gözüne, kadınlarının sözüne vurdukları mühür gibi duvarlarla çevrelenmişti. Bu taş duvarlar yıkılamazdı. Ancak kırk günün sonunda Tuykul önündeki taş perde yıkılmazsa kendi hayallerinin yıkılacağını anlamıştı.
Kırk birinci gece her türlü felaketini göze alarak o komşu duvarının dibine tırmandı. Önündeki sete küçük bir delik açtı. Yürüdüğü sokaklar kadar eğri büğrü yazısıyla karaladığı kısa mektubunu bu oyuğa sıkıştırdı. Mesajına nişane olsun diye kızdan aldığı siyah taşı yarı görünür yarı görünmez biçimde mektubun üstünden duvarın öte tarafına iteledi. Ardından bir umuda sarılıp baykuş gibi uğuldadı. Yakındaki birçok evin camlarında gri gölgeler oynamaya başlayınca bodur hurma ağaçlarının siperinde evine döndü.
Tuykul, ertesi gece aynı yere döndü. Siyah taşın bu defa duvarın kendi tarafına sürülmüş olduğunu görünce içinde bir kuş uçtu. Ufalanan kireç taşıyla tozlanmış cevabı aldı. O gece mutluluktan uyuyamadı. Sonraki günlerde üç beş satırlık itiraflarla aşkları büyüdü, ancak duygularıyla birlikte her gece biraz daha aşınan duvardaki delik de büyüdü. Sonunda Meylin’in annesi bir gündüz vakti bu deliği gördü. İlkin kızına sordu. Meylin doğruyu söylerse bir ömür boyu başını hurma yaprakları gibi eğeceğini bildiğinden, “Ben bilmem,” dedi. Anası belki inandı, belki inanmak istedi, belki de bilip bilmezden geldi ancak kocasına deliği gösterdi. “Hangi böcek oydu, hangi yılan büyüttü bilinmez lakin bu delik kalırsa mahremimiz kalmaz,” dedi. Meylin’in babası ertesi gün duvarı kalınlaştırmadan önce Meylin’in Tuykul’a son mesajı “Babam beni sana vermez,” oldu. Babası Meylin’in deliğe bir kâğıt bıraktığını gördü. Kuytu bir duvar dibine gizlenip mektubu almaya gelecek kişiyi bekledi.
Ertesi gün duvardaki delik kapatıldı. Ardına boylu boyunca bir kat duvar daha örüldü. Üstüne fazladan taş dizildi. Tuykul delebileceği ancak aşamayacağı suru izledi, elindeki son mektubu tekrar tekrar okudu ta ki Meylin’in babası hayvanlarını otlatmaya bile layık görmediği Tuykul’un evine varana dek. Adam taş kadar ağır ve sert sözlerle Tuykul’un boynunu biraz daha büktü. Keçisini peşkeş çekerek bir yabancı kervana katılıp, başka kentlere gitmesini salık verdi. Tuykul harcına katı kuralların karıldığı Sulvana’nın taşlarına veda etti. İçten içe dargın ve kızgın olduğu abisi ile ablalarından özür diledi. Boynuna siyah taşı astığı keçiyi Meylin’in avlusunun önüne bağladı. Ardından kendini dağın öte yüzüne vurdu, mezar taşı sarı kireç taşından olsun istememişti.

