Sofrada oturuyoruz. Tek tek yüzlerine bakıyorum. Kendi aralarında konuşuyor, yemek yiyorlar. Ekmek sepeti, tuzluk, içecekler elden ele dolaşıyor. Birinin anlattığı şeye ötekiler gülüyor. Kaşığın tabağa değen sesi, çatalın etin içinde kayboluşu, su bardağının masaya bırakılışı… Her şey yerli yerinde. Sanki ben de yerli yerindeymişim gibi.

Oysa biraz yukarıdan bakıyorum kendime. Kafamın içinden çıkmış, tavana yakın bir yere asılmışım da aşağıda oturan bu kadını seyrediyorum. Ağzını açıp kapatıyor, başını sallıyor, bazen gülümsüyor. İnsanların yanında nasıl davranılması gerekiyorsa öyle davranıyor.

Ne kadar hasta olduğumu düşünüyorum. Kendimi tutamayacak kadar kötüleşmekten endişe ediyorum. Bir gün içimde biriken şeylerin ağzımdan, ellerimden, gözlerimden çıkacağından; geri dönüşü olmayan bir şey yapacağımdan korkuyorum. Ağzım mühürlü, ellerim bağlı, gözlerimin içindeki yabancı beni bile korkutuyor.

Nermin arada bana bakıyor. Sonunda bir an yakalıyorum ürkek bakışlarını. Kaçırıyor hemen. İçimdeki öfkeyi görse, diye düşünüyorum, o bakışlar bir daha çıkmamak üzere gözlerinin içine gömülürdü.

Bana arada, “Her şey sende bitiyor,” diyorlar. Sanki elimde sihirli bir güç varmış da kullanmıyormuşum gibi hissediyorum. Boğazımda yıllardır bekleyen çığlığı bir duyabilseler sağır olur, seslerini yitirirlerdi.

Tepetaklak yuvarlandığım bu çukurda düşüşümü durdurmak için bir hamle yapmıyorum. Duvarlara, çıkıntılara, dallara elimi uzatmıyor, sadece bakıyorum. Ağlamak bile gelmiyor içimden. Ağlamayı unuttum. Öylesine köreldi duygularım. Taşa döndüm.

Ne kadar hasta olduğumu bilmiyorlar. Sadece ruhum değil acı çeken. Damarlarımda kan yerine asit dolaşıyor sanki. Bedenimi içten dışa eritiyor. Öylesine acı çekiyorum. Bağırmak istiyorum, sesim çıkmıyor.

Sofradaki yemek berbat. Bir ben mi farkındayım bunun? Soğuk lahana sarması. İçi diri kalmış zeytinyağlı fasulye. Sirke içinde yüzen, kenarları kararmış bir salata. En yenilecek olan et sote. Baharatı fazla ama hiç değilse sıcak.

Necla teyze sarma dolduruyor tabağıma. “Yiyin,” diyor. “Çok sardım.” Bir insanın çok yaptığı yemeğin aynı zamanda çok güzel olması gerektiğine inanıyor. Çatalımı sarmaya batırıyorum. Lahana yaprağı açılıyor. İçinden pirinçler dökülüyor. Birbirine yapışmış küçük beyaz şeyler. Birden midem bulanıyor. Her şeyden tiksiniyorum.

Bu sofraya ait olmadığımı biliyorum. Aile dedikleri şeyin etrafımda bir halka gibi kapandığını, beni içine almadığını biliyorum. Ben de onların içine sığamıyorum. Mutluluklarına sevinmiyorum. Üzüntülerine üzülmüyorum. Birinin başına kötü bir şey geldiğinde içimde bir yer kıpırdamıyor. Bir çocuk doğduğunda, biri evlendiğinde, biri terfi ettiğinde, biri öldüğünde… Hepsi aynı uzaklıktan geçip gidiyor önümden.

Sadece gitmek istiyorum. Bazen gidiyorum da. Her uzaklaşışımda kendimi öyle delicesine dışarı atıyorum ki vardığım yerde daha büyük bir tuzağın içine düşüyorum. Âşık oluyorum. Kendimi birinin kalbine bırakıyorum. Kalbinin odalarında yuvarlanıp başımı duvarlara çarpıyorum. Kapıları yumrukluyorum. Sonra bitiyor. Canım yanıyor. Üst üste yapıştırdığım kabuklar artık tutmuyor. Bir yerlerinden kalkıyor, altından eski yara çıkıyor. Elimi sürsem kanayacakmış gibi.

Çocukken içimde hayvanlar yaşardı. Geceleri yatağa girdiğimde, gözlerimi kapatınca karanlığın içinde onları görürdüm. Bir girdabın etrafında sansarlar, çakallar, adını bilmediğim başka hayvanlar dönüp dururdu. Birbirlerinin boğazına saldırırlardı. Ben ortalarında kalırdım. Homurtuları apartman boşluğunda, fısıltıları dolabın içinde, solukları yatağımın altında, gözlerim sımsıkı kapalı uyurdum. Kimseye anlatmadım. Kimse inanmazdı, biliyordum.

Büyüdüm. Onlar da büyüdü. Sanmıştım ki insan büyüdükçe içindeki şeyler küçülür. Oysa sansarlar semirdi. Çakallar çoğaldı.

Gündüzleri de çıkmaya başladılar. Bir cümlenin içinde. Bir bakışın gizeminde. Bir kapının kapanışında. Bir telefonun çalmayışında. Şimdi sofranın altında oturmuşlar. Ayaklarımın dibinde. Nefeslerini duyuyorum. Salsam hepsini ortaya. Çıkarsam karşılarına ansızın.

Nermin yine bakıyor. Bu defa biraz daha uzun. Korkuyor mu benden? Yoksa üzülüyor mu? İkisinin birbirine bu kadar benzediğini ilk kez fark ediyorum. “Sarmaları beğendin mi?” diyor Necla teyze. Ondan yana bakıyorum. “Evet.” Gülümsüyorum en sahtesinden. İçimde gülen hiçbir şey yok.

Aksine, hayvanlardan biri başını kaldırıyor. Burnunu havaya uzatıyor. Kokluyor. Sofranın üstünde dolaşan et kokusunu, sirkeyi, soğumuş lahanayı, insanların tenlerini, korkuyu kokluyor. Homurdanıyor. Bir diğeri ona katılıyor. Sonra hepsi. Önce çok uzaktan geliyor sesleri. Sonra yaklaşarak büyüyor. Ruhumun karanlık koridorlarına pençeler sürtünüyor. Çatalı elimden bırakıyorum. Kimse fark etmiyor. Bir bardak su alıyorum. Ellerim titriyor. Kalbim ağzımdan çıkacak gibi, boğazımda atıyor. Kontrolümü kaybetmemeye çalışıyorum. Nermin bakıyor. Bu kez gözlerini kaçırmıyor. Belki ilk defa biri beni gerçekten görür, diye düşünüyorum. Bardağı masaya bırakıyorum. İçimdeki hayvanlar susuyor. Bir anlığına. Sonra en yaşlıları, en iri olanı, yıllardır kaburgalarımın arasında uyuyanı başını kaldırıp bana bakıyor. Onu görüyorum. O da beni. İlk kez ondan korkmuyorum. Çünkü onun da benden korktuğunu anlıyorum. Bütün bu yıllar boyunca birbirimizi öldürmeye çalışmamışız. Yalnızca aynı daracık yerde yaşamaya çalışmışız.

Necla teyze tabağıma birkaç sarma daha koyuyor. “Ye kızım.”

Saat ilerliyor. Pencerenin camı kararıyor. Camda yüzümü görüyorum. Sonra yüzümün arkasında başka yüzler beliriyor. Sansarlar. Çakallar. Çocukluğum. Bütün kaçışlarım. Bütün aşklarım. Bütün terk edilişlerim. Hepsi aynı sofraya oturmuş. Hepsi benim tabağımdan yiyor. Kimse konuşmuyor artık. Çatal sesleri kesiliyor. Ev yavaş yavaş karanlığa gömülüyor. İlk kez içimdeki hayvanların hiçbir zaman susmayacaklarını anlıyorum.

Başımı eğiyorum. Sarmadan bir lokma alıyorum. Çiğniyorum. Ağzımda lahana, pirinç, soğan tadı. Biraz da kan. Kendi kanım mı, bilmiyorum. Yutuyorum. Sofrada kimse konuşmuyor. Sonra ellerimdeki kanı görüyorum. Sofra örtüsündeki kanı. Yere damlayanları… Ayaklarımın altında bir şeyler kıpırdıyor. Ben kıpırdamıyorum.

Bu yazı sana ne hissettirdi?