Bizim Yalancı Çoban köyünden kovulunca dere tepe düz gitti. Yaşayacağı yeni bir yer bulabilmek için günlerce yürüdü. Belki de yürümedi, sadece yazara kendini acındırmak için yalan söyledi. Ne önemi var?
Sonunda kocaman bir dağın eteğinde şirin bir köy buldu. Kavalını çıkarttı belinden. Acıklı bir türkü çalmaya başladı.
Etrafına sağdan soldan insanlar, hayvanlar doluştu. Hayran hayran dinlediler.
Çoban kendini tanıttı. Köyünün yanıp kül olduğunu söyledi.
Hayvanları iyileştirdiğinden, hatta bazılarıyla konuşabildiğinden bahsetti. Yaşlı inekleri bile doğurttuğunu, hasta yatan atı şaha kaldırdığını anlattı. Köylülerin etkilendiğini gördükçe abarttı, o abarttıkça çevresindeki kalabalık arttı.
İhtiyar heyetinden Korkut Dede, çobanlarının öldüğünü, tam ona göre birine ihtiyaçları olduğunu söyledi. Anlaştılar. Köydeki bütün hayvanları ona emanet ettiler. Bir de başını sokacak taş ev verdiler.
Bizim çobanın keyfi yerindeydi.
Kafasında planlar yaptı. Bu köydekiler de geldiği köydekiler gibiydi. Ne söylese inanıyorlardı. Doğurmayan hayvan için “lanetli”, hasta atı da “içine şeytan kaçmış” diyerek güya Tanrı’ya kurban edecekti.
Üstelik bunu yaparken yüce dağdan fısıldayan Tanrı’nın gücünden bahsedecekti.
Günler geçti. Bazen işi rast gitti, bazen de gitmedi. Eski yalanlarını tekrar kullandı.
Kurt saldırdı sürüye deyip bir aylık yiyeceğini zulaya attı. Köylüler şüphelenmeye başladılar.
Önceki çoban o kadar çok yalan söylemişti ki yüce dağın tanrısı taşa çevirmişti onu. Sanki üstünden lav akmış gibi kalakalmıştı dağın yamacında. Yanında götürdüğü üç koyunu güya köyün refahı için feda edecekti.
Koyunların kılına zarar gelmemişti ama eski çoban taştan bir heykele dönmüştü. Kavalı ağzında donakalmıştı. Bu yeni çoban da şansını zorluyordu.
İhtiyar heyeti toplandı. Korkut Dede bir oyun hazırladı. Komşu köyden anası ölmüş bir buzağı alıp yaşlı ineğin yanına yatırdılar. Sonra da şenlik varmış gibi davul çaldılar, çobanı omuzlarında taşıdılar. Çoban böbürlendi.
“Ben size söylemiştim, kendi ellerimle doğurttum sabah. Az dinleneyim diye eve gitmiştim ki siz geldiniz,” dedi.
Yüce dağın tanrısına bir koyun sözü verdiğini de eklemeyi ihmal etmedi.
Köylüler inanmış gibi yaptılar, el pençe divan durdular. Yazar bile neredeyse inanacaktı çobana.
Bizim yalancı ertesi sabah koyunla birlikte yola çıktı. Çıkarken de neşeli bir türkü çalıyordu kavalıyla. Akşama doğru bizim koyun hoplaya zıplaya geri döndü.
Yıllar sonra bile, köyün taş kesilmiş kaval çalan iki çoban heykeli turistlerin ilgisini çekiyor. Hava karardığında ellerinde mumlarla görmeye gidenler bile oluyor.
Biri yanardağ patladı diyor, biri karısına el kaldırmış diyor.
Üçüncü heykelin ne zaman ekleneceğini yazar bile bilmiyor.

