Yıllar sonra kader, iki arkadaşı çocukluklarının geçtiği Yaşçeşme’de buluşturdu.
Çiğdem, birçok şubesi olan Ay Market’in karşısına altı metre karelik bir büfe açmış; zorlu ama bir o kadar keyifli ve işlek caddede, büyük hedeflerinin peşinden koşan iki evladı olan küçük semt esnafıydı.
Merkezde, dörtyol ağzında, ışıl ışıl dikkânı görünce gözlerini ayıramadı. “Vay be!” dedirtecek, boydan boya cam dış cephesi olan bu güzelim şarküteriyi görüp de geçmek olmazdı. Çiğdem, bu kaliteyi sunan işletmeciye “Hayırlı olsun.” demek istedi.
İç sesi, “Abartma, ne işin var?” derken, güzel olanı görüp iyi dileklerini söylemezse içi rahat etmez diye düşündü.
Kapıdan içeri girdiği anda, siyah çerçeveli gözlükleri aşarak ışıl ışıl bakan, gülen gözler ve kıvırcık saçlı, çok net Türkçesiyle “Hoş geldiniz,” diyen ses bir başkaydı.
Sohbetlerinde aynı ortaokulda okuduklarını, hatta birlikte voleybol oynadıklarını öğrendi. Mürvet, Çiğdem’i gözlerinden tanıdığını söyledi. O günden sonra sıkı dost oldular.
Çiğdem çay tiryakisiydi ama iki arkadaşın buluşmaları, suda bir çırpıda eriyen hazır kahve saatleriyle her gün devam etmişti. Mürvet, iki çocuğuyla doğduğu yer Yaşçeşme’ye Bodrum’dan kesin dönüş yapmış ve bütün birikimini yeni işine sermaye yapmıştı.
Aralarındaki en derin paylaşımları, kahve bahanesiyle bir araya geldikleri zamanlarda yapıyorlardı. Çoğunlukla da konu öğrencilik anıları oluyordu. O günlerden çok sonra birbirlerine dost, can yoldaşı oldular.
Ömrü boyunca onunla yaşayacak o günün yaklaştığını bilseydi… Belki de bilmemek daha mı az can acıtıyordu?
Yaşamak, saklamak…Yanaklarından akan özüne söz dinletemediği anlarda değil ama sonra, özlediği sesini, gülen zeytin gözlerini anımsadığında hiçliğe düşmek misali saklamak ve yaşamak…
Pazar günlerinden en güneşli olanlarından birinde,kahve saatinde. Mürvet, Çiğdem’varamadıı.
Çiğdem dükkânı eşine bırakıp arkadaşına doğru yol almaya başlamıştı.. Her zaman parkın yanındaki yoldan gittiği hâlde bu kez nedensizce, ara sokaktan gitmeye karar verdi. Bu yolu hiç sevmezdi.
Mürvet’in dükkânının yan köşesinden dönmek için merdivenlerden çıkarken Mürvet’in büyük oğlu Sami’yi tuhaf bir hâlde gördü. Koşarak, deli dana gibi, şaşkın şaşkın etrafına bakıyordu.
Çiğdem sesini duyuramayınca yanına geldi. Çocuk,
“Annem, annem yerde yatıyor. Biz konuşuyorduk, düştü. Kalkmıyor.” dedi panikten büyümüş gözlerini daha da açarak.
Ne konuşmalar yapılıyordu? Boşluk… Uçurum…
O ışıl ışıl parlayan, büyük camlı dükkânın önüne zift yeni dökülmüş, sıcak sıcak tüm bedenlere, beyne yapış yapış zerk olmuş…
Kasanın yanında bir çift ayak, bedeni kahvaltılık tezgâhının yanında…
Çiğdem eğiliyor, Mürvet’in kafasını dizinin üstüne koyuyor, gözlüklerini çıkarıyor. Şefkatle…
Sami gözlerini annesinin bedenine kitlediğinde artık o anki acıyı derinden paylaşan, yüreği yanan iki yol arkadaşı olmışlardıç hiç unutamayacakları o anı birlikte acıyı kardeş eylediler.
Kelimelerin bittiği andı.
112’yi tuşladı. Eller onun değildi.
Sağlık görevlisi Çiğdem’e, “Yerinden oynatmayın,” deyip adresi istedikten sonra ambülans sirenleri duyulmaya başlandı…
Sami ve Çiğdem baktılar, çaresizce…
Yıllar geçmişti.
Çiğdem, özlediği Mürvet’le buluşmalarını, kahve’sini yudumlarken çikolatasını eksik etmiyordu.
Çünkü toprağa sakladığı, anıları değildi; onun bedeniydi.
Oyuncağını saklarsın, ararmış gibi yapar, bulursun ya hani… Oyun oynarsın.
Toprağa saklamanın, bir daha dönmeyeceğini öğrendi.
Doğumlar “hoş geldin”, en sonunda saklamalar “vedalaşmak”…
Kardeşmiş diye kabullendi Çiğdem.

