Şafak sökmeden önceki sessizliği, otobüsün motor uğultusu âdeta yırtıyordu. Camlara ince ince çarpan sepken, dışarıdaki sisli, puslu sonbahar karanlığına karışıp süzülürken, yolculuğun bitmesine artık sadece bir kaç saat kalmıştı.
Otobüsün tavanındaki mavi gece lambaları titreşerek göz kırpıyordu. Yolcuların kimisi koltuklarını yatar pozisyona getirip derin uykuya geçmişken, kimisi ise uyumamak için Neriman gibi mücadele veriyordu.
Yan koltuktaki kır saçlı teyze, başını hafifçe Neriman’a doğru eğip gözlüklerinin üstünden baktı.
“Uykun kaçtı sanırım kızım. Yolculuk nereye böyle tek başına?”
“Mardin’e teyzeciğim,” dedi Neriman, tebessüm etmeye çalışarak.
“Artuklu Üniversitesine. Doğum yerim orası değil ama köklerim, ruhum ve araştırmalarım orada.”
“Haa görevdesin demek. Ne öğretirsin oradakilere?”
“Antropoloji teyzeciğim. Toprağın, insanın ve anlatılan eski efsanelerin izini sürüyorum.
“Vah vah zor işler… Benimde dizlerim fena, yol bitse de bir an önce varsak.”
“İnşallah teyzeciğim.”
Yaşlı kadın, yol boyunca onu lafa tutmaya çalışsa da Neriman’ın mesafeli ve dalgın tutumu karşısında pek umduğunu bulamadı. Çaresiz,
“Hadi hayırlısı bakalım” diye mırıldanarak, gözlerini yumdu.
Neriman, pencereden yol boyunca karaltıları takip ederken, avucunun içinde sımsıkı tuttuğu iki küçük çakıl taşını parmak uçlarıyla okşuyordu. Ona çoğu kez şans getiren bu tılsımlı kırmızı lekeli taşları yıllar önce babaannesi ona verirken:
“Bunlar toprağın belleğidir kızım, seni hiç yalnız bırakmazlar,” demişti. O gün bu gündür onun uğuruydu bu minik çakıl taşları…
Hayatının bilinmezliklerle dolu dönüm noktasında bu taşlar belkide ona rehber olacaktı.
İçinde tarifi imkânsız bir gariplik ve merak vardı.
Mezopotamya ritüellerine, Doğu Akdeniz mitlerine ve sözlü kültür mirasına büyük bir merakı vardı. Antropoloji alanındaki lisans ve doktora yıllarını bu konular üzerine teorik incelemeler yaparak tamamladıktan sonra, genç bir akademisyen olarak Mardin Artuklu Üniversitesine atandı.
Kitaplardan öğrendiklerini şimdi saha araştırmalarıyla da pekiştirecek olan Neriman;
üstelik sadece bir akademisyen gözüyle değil, babaannesinin doğup büyüdüğü bu uygarlıklar diyarını araştıracağı için bir kat daha heyecan içindeydi.
Çocukluğunda bu topraklara ait, babaannesinin ağzından birçok mistik efsaneler dinlemişti. Kardeşleriyle birlikte onun anlattığı bu masalsı hikâyelerle büyüdüler. Bu konulara merakı da o zamanlara dayanıyordu.
Şafak yavaşça sökerken otobüs ritmik bir şekilde ilerliyordu. Neriman’ın gözleri birden mücadeleyi bıraktı. Göz kapaklarına söz geçiremiyordu. Ayak uçlarından başlayıp bedenine yayılan o tatlı gevşeme, kaslarındaki tüm gerilimi aldı götürdü. Ruhu bedeninin kabuğundan sıyrılıp başka bir boyuta geçti. Neriman kendini o sonsuz derinliğe bıraktı…
Bu durumu çocukluğundan beri zaman zaman yaşıyordu. Ne zaman zihni bu âlemin sınırlarını zorlasa, yüksek bir yerden aşağıya düşerdi; yani kısmen de olsa aşinaydı bu duruma.
Şimdi de Mezopotamya’nın sonsuzluğa uzanan geniş ovasında taklalar atan beyaz güvercinlerle birlikte bir tüy hafifliğiyle aşağılara süzülüyordu. Bu coğrafya ona hiç yabancı değildi; ruhu sanki önceki asırlarda bu mozaiğin bir parçasıydı. Babaannesinden dinlediği o masalsı hikâyeler uykusuyla gerçeğin teğet geçtiği bu otobüs koltuğunda can buluyordu.
Şahmaran, Gılgamış efsanelerinin içindeydi sanki.
Bergamot, sümbülteber ve amber kokularının oryantal atmosferinde, serin abbaralardan geçerek dar ve labirent gibi kıvrılan taş sokaklarda tur atıyordu.
Mardin Kalesinden, sarı taşlarla yapılmış düz teraslı evleri hayretle izliyor; bu evlerin pencerelerinde, kapı tokmaklarında taş oymacılığı ile işlenmiş hayat ağacı, kuş ve geometrik motifleri hayranlıkla seyrediyor, taş döşemeli eyvanlarda soluklanıyordu.
Ezan ve çan seslerinin ilahi dokusu kulaklarında; camii, kilisesi, manastırı, hanları ve hamamları, sundurmalı çarşılarıyla, bu büyülü masal şehir âdeta onu sarıp sarmalıyordu.
Bakırcılar çarşısında bakır el işçilikleri, baharat dükkânlarından etrafa yayılan mistik rayihalar ruhunu okşuyordu. Bu astral seyahatte çarşının taş döşeli bir sokağında ak sakallı, iri cüsseli cam ustasıyla karşılaştı. Yaşlı adam camların üzerine Şahmaran’ı resmediyordu. Neriman, hemen adamın yanına ilişti.
Usta, başını fırçasından kaldırmadan o davudi ve ahenkli sesiyle konuştu.
“Gözlerindeki bu yabancı bakış da ne kızım? Sen bu sokaklara ilk kez gelmiyorsun ki…”
“Ben… Ben sadece sizi izliyordum,” dedi kekeleyerek.
“Fırça darbeleriniz harika!”
“Kızım, camında, taşında bir belleği vardır, benim fırçam onlarla bütünleşince kanatlanıyor,” dedi gülümseyerek. Sana Şahmaran ve Camışab’ın hikâyesini anlatmayayım, onları bilirsin sen. Ama bak, Melmetun Kızın hikâyesini duydun mu hiç?”
Usta fırçasını kanatlandırırken, bir taraftan da hikâyeyi anlatmaya başladı.
“Evvel zamanda, buralarda bir köyde Nemrut adında, aksi huylu bir papaz varmış. Bu yörede çok sözü geçermiş. Melmetun adında güçlü kuvvetli, endamlı, güzeller güzeli kızı ile köyün en yüksek tepesinde, kale içindeki evinde yaşarmış. Kimse o eve izinsiz giremezmiş. Hele hele Melmetun’a bakmak her yiğidin harcı değilmiş. Evin her türlü su ihtiyacını koca bir manda derisinden yapılmış su tulumu ile Melmetun kız temin edermiş. Aşağıdaki dereye iner, tulumu doldurur, ‘yoruldum, bittim’ diye gıkı çıkmaz, şikâyet etmezmiş.”
Usta kısa bir es verip, resmettiği Şahmaran’ın gözüne kırmızı bir boya damlattı.
“Bu köyde Hristiyanların yanı sıra Müslümanlar da yaşarmış. Orada bir mağarada inzivaya çekilen bir derviş, kimi zaman sesli Kuran okurmuş ve Melmetun kız bu ilahi sesin sahibine ve islam dinine hayran olmuş. Gel zaman, git zaman Melmetun kız kararını vermiş ve islamiyeti kabul edip, Kelime-i Şehadet getirmiş. Babası Nemrut bunu öğrenince çok öfkelenmiş. Melmetun’un saçından tuttuğu gibi kaleden aşağıya doğru atmış.
Zavallı kız kayalara çarparak parçalanmış.
Zamanla parçalarının düştüğü yerde sular çağlamaya başlamış ve o günden sonra bu pınar o yöreye hayat vermiş. Pınarın adı Melmetun Çeşmesi olmuş.”
Usta derin bir nefes alıp Neriman’ın gözlerinin içine baktı.
“Çok çok yıllar geçmesine rağmen o çeşmenin içindeki ve etrafındaki çakıl taşlarında kırmızı kan lekeleri görülür. Ayrıca kemiklerinin ise pınarın etrafındaki nar ağaçlarına dönüştüğü rivayet edilir.
Bu efsaneden yola çıkarak burası bu yörede kutsal sayılır ve buraya dilek dilemek için dünyanın her yerinden ziyaretçiler gelir.”
Cam ustasının hikâyesi biter bitmez, Neriman sarsılarak astral alemden koptu ve ruhu bedenine geri döndü. Gözlerini açtığında geçirdiği bu zaman diliminde gördüğü ve duyduğu her şey zihnini allak bullak etmeye yetmişti.
Yaşlı kadının sıcacık gülümsemesiyle yerinden doğruldu.
“Nihayet terminale giriyoruz kızım. Maşallah, öyle bir uyudun ki hatta rüyanda konuşup durdun bile.”
Neriman hâlâ gördüğü rüyanın etkisinden çıkamayarak, sessizce:
“Evet teyzeciğim, biraz fazla derin uykuydu galiba.”
Yaşlı kadın hafifçe başını sallayarak çantasını kucağına aldı.
“Hadi bakalım, yolun da bahtın da açık olsun. Köklerini ve aradığını bulursun inşallah.”
“Sağ olun teyzeciğim, sizin de yolunuz açık olsun.”
Neriman alelacele eşyalarını toparlayıp bir taksiye atladı.
“Nereye gideceğiz abla?” dedi şoför, dikiz aynasına bakarak.
“Evvel Zaman Hanına lütfen,” dedi Neriman, sesi titreyerek.
Hanın avlusuna adım attığında, havuzun fıskiyesinden süzülen suyun dingin sesi onu biraz olsun sakinleştirdi.
Dokusu, kokusu ile bu masal şehir, rüyasında yaşadıklarıyla birebir aynıydı. Avlu çıkışında, sokağın başındaki kafeye oturdu. Kakuleli Türk kahvesini yudumlarken ak sakallı, masalcı cam ustasıyla göz göze geldi. Usta tıpkı rüyasındaki gibi sıcacık gülümsüyordu.
Neriman cebine uzandı. Avucuna aldığı kırmızı lekeli çakıl taşlarıyla ustaya doğru kararlı adımlarla yürüdü.
Usta sevecen bir tavırla:
” Geldin demek,” dedi hiç yabancılamadan.
Neriman avucundaki taşları ustaya doğru uzattı.
“Bu… Bu bir dejavu olmalı.”

