2002’de ocağın ilk günü doğdu oğlum. El kadar bebeğin yüzünde merhamet görülür mü? Ben gördüm. Merhametliydi benim evladım. Öptüm kokladım. Oyy keşke daha çok öpeydim. Adını Eren koydum; erenlere karışsın, iyi huylu olsun diye. İyi huyluydu benim mazlumum. Bülbül’dür soyadımız. Bu dünyaya sığmadı Eren’im; göçtü, gitti, cennet bülbülü oldu. Doyamadı gençliğine, yaşamadı doyasıya. En acısı da aç gitti Eren’im .

Ben Şehit Eren Bülbül’ün annesi Ayşe Bülbül.

Maçka’nın Köprüyanı köyünde başladı çilem. Şu gördüğünüz viran evde on üç çocuk büyüttüm. Büyüttüm ama nasıl büyüttüm? Çocuklarımın babası erkenden kalkar, şu tahta merdivenlerden iner, “Hele gideyim de çocuklarımın rızkını bulayım hanım,’’ derdi. Eve getirdiği ekmek ile azığı çocuklar yemeden bize yedirmezdi. Onlardan kalırsa biz yerdik. Gün gelir aç, gün gelir tok ama çoğu zaman da aç uyurduk. Yine de isyan nedir bilmez, biz bize yeterdik.

Kocam da gülmedi bu dünyada. Kalbi yoruldu, hastalandı. Hakkın rahmetine kavuştuğunda Eren’im on dördündeydi. Kim der on dört? Koca evin yükünü sırtladı al yanaklı Eren’im. Bir sabah erkenden kalktı. O tahta merdivenlerden indi, “Hele ana gideyim de rızkımızı kovalayayım,’’ dedi. Babası geldi gözümün önüne. Kim der on dört? Ah Eren’im! Gül yanaklı evladım. Anan öleydi yoluna!

Eren ele avuca sığmazdı. Hiç yüksünmez ne iş olursa tutardı. Kimin fındık hasadı olsa giyerdi siyah çarıklarını koşardı. Çarıkları da büyüktü. İçini ot saman doldurur giyerdi. Kimi yirmi TL verirdi eline, kimi bir kap yemek. Bir gün geldi yanıma, “Anne ben fındık topladım. Bana çorba verdiler, karnımı doyurdum.  Ya siz ne yiyeceksiniz?’’ dedi.

Oy benim merhametli oğlum! Gözleri bal oğlum. Ben istemem daha dünya malı. Sen aç gittin ben tok nasıl uyuyayım?

Bazen okula erken giderdi. Arkadaşlarının yemediği yemekleri yemek içinmiş. Bir ana olarak pek ağrıma gitti doğrusu. Gitti ama ne gelir elden.

İsyan etmedik. Ne ben ne çocuklarım… Allah hepsinden razı olsun. Acep Eren’im de razı mıdır benden? Oyy Eren’im! Al yanağından öpemedim. Sarı saçlarını koklayamadım doyasıya. Affet oğlum. İş güç, geçim derdi büktü belimi. Kokuna hasretim şehidim.

9 Ağustos Çarşamba günüydü yaylaya çıktığımızda. Eren’im gelmedi. “Annem siz gidin. Ben komşunun fındık hasadına yardım edeyim. Belki üç beş kuruş kazanırım. Okul da açılıyor, kazağım yok. Bir okul kazağı alırım, biraz da eve harçlık olur,’’ dedi. On beş yaşındaki çocuk ölmüş babasının kazağını giyer mi hiç? Eren’im yüksünmedi giydi.

Oyy Eren’im annen öleydi!

Gittim ben yaylaya. Daha öncesinde haydutlar evimizdeki erzağı götürmüştü. Eren’e dedim ki “Sakın  eve gitme oğlum. Yaylaya gelene kadar amcanda kal. Ağabeyin jandarmayı aradı. Onlar gelecek zaten.’’  Eren… Ele avuca sığmaz Eren. Dinlemedin ananı oğlum. Perşembe günü fındığı toplamış. Akşam evi kolaçan etmeye gitmiş. Gitsin ki ne görsün? Haramiler üşüşmüş eve. Kovalamışlar yavrumu. Aramış kuzum jandarmayı. Komutan, “Eren bu gece vakti sen git amcana, yarın geleceğiz,’’ demiş.

Ertesi gün bulmuşlar Eren’imi camide. Beraber Cennet’e yürüyeceklerini anlamış mıydı komutan, bilmem.  Beraber kılmışlar cuma namazlarını sonra düşmüşler bizim viranenin yoluna. Nereden bilsinler ki pusuya yatmış haydutlar? Nereden bilsinler ki etrafı sarmış haramiler? Nereden bilsinler ki ölüm kusacak cehennem zebanileri? Görmüş Eren’im onları. Son sözü,  “Komutanım, oradalar,’’ olmuş. Ateş açmış cellatlar, vurmuşlar oğlumu. Üstüne yatmış Komutan Ferhat. İki kurşun yemiş oğlum. Ona siper olan komutan kırk bir…

Ben ağladım, ülkem ağladı, arşta melekler ağladı bu vaziyete. On beşinde şehit oldu Eren’im. On beşinde şehit olunur mu? Kırk bir kurşun bir bedene sığar mı? Ah Eren’im! Ah Ferhat komutanım! Şehit annesi oldum, başım gözüm üstüne. Gurur duyarım da aç gitti Eren’im ona yanarım.

Erenim şehit düştükten sonra söylediler. Bir gece saat ikide paylaşmış. Demiş ki “Biri  de demiyor ki iyi ki varsın Eren!’’  Bak oğul, tüm Türkiye söylüyor şimdi: İYİ Kİ VARSIN EREN!

İyi ki vardın Eren’im de doyamadım sana. Bağrıma bastım mezar taşını. Allah bilir ya ben de çok yaşamam bu acıyla. Rabbim cennetinde kavuştursun.

Eren’imi vurdular

Al beyaz tabuta koydular

Gençliğine kıydılar

Bağrıma taşı bastılar

Ayağında siyah çarık

Karnı aç üstü açık

Heba oldu gençliği yazık

Bağrıma taşı bastılar

Arş sallandı şehidine

İki kurşun girmiş bedenine

Ülkem ağladı Eren’ime

Bağrıma taşı bastılar

20 Mart 2003’te doğdu kızım. Burcu burcu kokuyordu. Aldım onu kucağıma. Kokladım, kokladım, kokladım… O kokuyu hiç unutamıyorum.

Gözlerine baktım ilk. Ne güzel gözlerdi bunlar? Uzun kirpiklerini ince ince işlemişti gözlerine Mevlam. Bakmaya, koklamaya doyamadım. Rojin olsun senin adın, güneş gibi parla kızım dedim. Parlayamadı. Güneşimi söndürdüler.

Hastalık gelir alır evladını, başım gözüm üstüne dersin. Görünmez kaza gelir alır evladını, sineye çekersin. Ya buna ne dersin?

Ben hunharca katledilen Rojin Kabaiş’in babası Nizamettin Kabaiş. Diyarbakırlı bir inşaat işçisiyim. Altı çocuk babasıydım. Yüküm ağır, yolum uzundu. Eğitime âşık bir baba olarak istedim ki çocuklarım okusun. Kız erkek ayrımı yaptın mı diye sorarsanız: Evet, yaptım. Ben kızlarımı oğullarımdan üstün tuttum. Rojin’imi ise hepsinden üstün tuttum. Nedendir bilmem ama o benim için farklıydı. Her evladımı çok sevdim, Rojin’imi ayrı sevdim.

Rojin okula giderken arkasından bakardım bazen. Bir gün yine arkasından bakıyordum. Biraz ilerledi. İki küçük çocuk ile karşılaştı. Çantasından iki şeker çıkarıp onlara uzattı. Öyle merhametliydi benim kızım. Yanından şekeri hiç eksik etmezdi hani bir çocuk görür de verir diye. Çocukları çok severdi benim pamuk kalpli Rojin’im.

“Babam, sen benim dağımsın,’’ derdin. Dağ yıkılır mı kızım? Yıkılırmış. Ben yıkıldım ceylan gözlüm.

Bir gün çocuklarımı karşıma aldım ve dedim ki: “Kim okumak isterse arkasındayım.’’ Yüküm ağır, işim zor, evet ama ben bir babayım. Rojin’im bu sese kulak verdi. Önce ilahiyatı kazandı. Sonra yanıma geldi, baktım ezilip büzülüyor. Bir derdi var, ben kızımı tanımaz mıyım? “Söyle kızım söyle, derdin nedir?’’ dedim, güldü. “Sen nasıl anladım babam,” dedi. “Babalar anlar Rojin’im, babalar anlar.” “Babacığım, ben bu bölümü bırakıp yeniden sınava gireceğim. Ben çocuk gelişimi bölümünü okuyacağım,’’ dedi.  “Sen bilirsin kızım, sen öyle istiyorsan öyle yap. Seni dershaneye de göndereyim,’’ dedim. Şiddetle karşı çıktı. Evde daha iyi hazırlanacağını söyledi. Bunu bana kıyamadığı için söyledi. Bilmez miyim? Babalar bilir Rojin’im.

Girdi sınava Gülcemalim. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Çocuk Gelişimi Bölümünü kazandı. Keşke kazanmasaydı. Oyy maralım! Benim güneşim. Yaktın ateşi koydun içime kızım. Bin yıl geçse de sönmez bu ateş.

“Babacığım, sen gelme, ben giderim,” dedi. Kıyamıyor bana, biliyorum. Amacı daha az para gitsin. Olmaz! “Seni tek gönderemem kızım,” dedim. Düştük yollara. Van’a varınca, “Hadi, önce bir yemek yiyelim,’’ dedim. “Baba, sütle simit var, onu yeriz,’’ dedi. Biliyorum, kıyamıyor bana. “Olmaz,” dedim yine. Bugüne bugün üniversite kazanmış kızım. Oturduk, iki kebap söyledik, yedik kızımla karşılıklı.

Ne büyük gurur ama! Kızım okuyacak, öğretmen olacak, adı gibi güneş ışığı saçacak etrafına. Vatanına milletine hizmet edecek. Oyy Rojin’im! Hayallerimizi yarım bıraktılar. Gül kokulu kızım, doyamadım ben sana.

Vardık okula, eşyalarını yerleştirdi. “Hadi kızım okulu gezelim,” dedim. Okulu çitle çevirmişler, içinde güvenlik var. Dedim tamam, kızım güvende. “Hadi,” dedim, “kızım, veda vakti.” Sarıldım, öptüm. O yürüdü, ben baktım arkasından. Ta ki gözden kaybolana kadar… Ayrılırken fotoğraf da çektim. Nereden bilecektim ki bu son fotoğrafı olacak?

Üç gün sonra aradılar. Rojin yok dediler. Rojin nasıl yok olur? Bu ne ağır bir cümle? Rojin yok! Diyarbakır’dan Van’a yol bu kadar mı uzunmuş? Bu yol neden bitmedi? Yüküm ağır der dururdum da. Ya bu yüke ne demeli? Vardım Van’a, aradım dağı taşı. Yok! Rojin’im yok. Uçan kuşa sordum, dağa taşa yalvardım, Van Gölü’ne battım çıktım. Yok! Maralım yok! On sekiz gün ne yediğimden anladım ne içtiğimden. On sekizinci gün Rojin bulundu dediler. Üniversiteden yirmi dört kilometre uzakta.

Aldılar, götürdüler kızımı otopsiye ve dediler ki “Kızın intihar etmiş.’’ Babalar bilirler kızlarını. “Benim kızım intihar etmedi, katledildi,” dedim daha ilk günden. Onlar intihar dedi ben değil dedim. Baktım anlayan yok, çıktım meydanlara paraladım kendimi. Nasıl paralamam? Benim güneşimi söndürmüşler. Halk destek oldu. Bastırdım, iddia ettim, susmadım ve sonunda ilk itiraf geldi: ROJİN KABAİŞ’İN BEDENİNDE İKİ ERKEK DNA’SI TESPİT EDİLMİŞTİR. Bu itiraftan sonra yeni deliller de çıktı ortaya. Kızımın midesinde “rocuronium” adı verilen ve kişiyi saniyeler içinde felç eden ölümcül bir kas gevşetici tespit edildi. Artık kızımın bayıltılarak ve felç edilerek katledildiği kanıtlandı.

Ben haklı çıkmıştım. Kızım babasını bırakıp kendi isteğiyle gitmezdi bu dünyadan. Onu kopardılar dalından. Bulunmadı o iki canavar ama bulunacak Rojin’im. Seni katledenleri bulmadan bu dünyadan göçmeyeceğim. O gün gelene kadar mezar taşını bağrıma basacağım ve Rabbimin cennetinde buluşacağımız günü bekleyeceğim.

Rojin’imi benden aldılar

Yazmasını suya attılar

İntihar deyip kaçtılar

Bağrıma taşı bastılar

Yüküm ağır diye kıyamadın

Bir gün olsun beni üzmedin

On sekiz gün ne çektin

Bağrıma taşı bastılar

Ben yaşamam bundan gayrı

İstemem artık yemek aşı

Orada kalsın dünya malı

Bağrıma taşı bastılar

23 Nisan 2010’da doğdu mühür gözlüm. Öyle güzel, öyle gürbüz… Aldım kucağıma, baktım o nur yüzüne. Daha ben sormadan hemşire cevap verdi: “Melekler öpmüş onu gözünden.”

Diyorum ya, mühür gözlüydü benim yavrum. Gözündeki o siyah leke bu kadar mı yakışır bir çocuğa? Onun farklı bir ışığı vardı. Tüm hastanenin maskotu oldu. Onu görenler güzelliğini övmekle bitiremiyor, üzerine dualar okuyorlardı.

“Adı Ahmet olsun,” dedim. Ahmet; çok övülen, güzel haberler veren demekti. Ne güzel de yakıştı Ahmet ismi benim nur yüzlü evladıma. Hem rahmetli babamın da anısını yaşatacaktı bu isimle Ahmet’im. Bir de Mattia dedik ona. Mattia, yani Tanrı’nın hediyesi… Yaradan’ımızın hediyesiydi bize Ahmet’im.

Ben Yasemin Minguzzi. Henüz 14 yaşındayken canice, vahşice, kalleşçe katledilen Ahmet Minguzzi’nin annesi.

Hamurunu sevgiyle yoğurduk oğlumuzun. Sevgili eşim Andrea, ben ve Ahmet’im mutlu bir aileydik. Ahmet’imden önce gökyüzü masmavi, bulutlar bembeyaz, ağaçlar yemyeşildi. Şimdi her yer gri… Biz renkleri kaybettik.

Ahmet’imden önce ekmeğin, aşın tadı vardı, artık yok. Ahmet’imden önce biz yaşıyorduk, şimdi… Yaşayan iki ölüyüz.

Ahmet bir mucizeydi. Herkes ondaki ışığın farkındaydı. Merhametliydi, koruyucuydu. Gözündeki lekeyi soranlara, “Peygamber öptü gözümden,” derdi. Ben de yürekten inanıyorum buna.

Ahmet’ime bir misyon yüklenmişti. O misyonu tamamladı ve melek oldu. Acımı az da olsa hafifleten şey de bu inancım oldu.

O kara haber geldiğinde kulaklarıma inanamadım. Oğlum bıçaklanmış. Bu nasıl olabilirdi ki? Sevginin ışığı yüzüne vurmuş Ahmet’im, kavga nedir bilmezdi ki. Ondaki o ışığı, o nuru gören nursuzlar “Çok güzelsin,” deyip saldırmışlar, katletmişler nur cemalimi.

On sekiz gün, dile kolay, tam on sekiz gün hastane kapısında bekledim yavrumu. Kâh sevdiği şarkıyı söyledim, kâh güzel anılarımızı anlattım, olmadı. O çok sevdiği kaykayını götürdüm odasına. Ah, o kaykay sevdası…Zaten onun için gitmişti o pazara ve o yüzden karşılaşmıştı o hamuru kötülükle yoğrulmuş zebanilerle.

On sekiz günün sonunda sabah beşte çaldı telefonum. Anladım ben o telefonu açınca üç kişi ölecekti. Ben, Andrea ve Ahmet’im. Öyle de oldu.

“Başınız sağ olsun, Ahmet’i kaybettik,” dediler.

Ben ağladım, yer ağladı, gök ağladı, ülkem ağladı, dünya ağladı. Feryadım arşa değdi. Yüreğime düşen bu koru dünyaya bıraksam dünyayı yakardı.

Oyy Ahmet’im, mühür gözlüm, cennet kokulum, nur cemalim… Aldılar seni benden.

“Kim yaptı bunu?” dedim. “Suça sürüklenmiş çocuklar,” dediler. Avaz avaz bağırdım: “Suça sürüklenmiş çocuk yoktur. Suçu seven, hamurunda, DNA’sında kötülük olan ve asla ürememesi gereken yaratıkların büyüttüğü çocuklar vardır.”

Sonra söz verdim Ahmet’ime… Senin bana verdiğin misyonu tamamlamadan yasımı tutmayacağım diye.

Ben Yasemin Minguzzi. On dört yaşında katledilen Ahmet Minguzzi ve bugün binlerce Ahmet’in annesi.

Alev alev yanarken kalktım ayağa. Küllerimden doğdum yeniden. Oğlumun intikamını almadan, bu bozuk düzeni yıkmadan ve başka Ahmet’lerin ölmesini engellemeden ölmeyecektim.

Onlar “suça sürüklenmiş çocuk” dedi, ben “canavarlar” dedim. İlk görevim buydu. Suça sürüklenmiş çocuk algısını yıkmalıydım. Canavar canavardır, yaşı olmaz.

Bir ekmek için yirmi TL’ye fındık toplayan Eren Bülbül suça sürüklenmedi. 

İnşaat işçisi babasının kıt kanaat geliriyle okumaya çalışan Rojin suça sürüklenmedi. 

Yirmi iki  yaşında çiğ köfte dükkânında rızkını kovalayan Hakan Çakır suça sürüklenmedi. 

Yirmi  yaşında hem üniversite okuyup hem de ailesine yük olmamak için moto kuryelik yapan Ata Emre Akman suça sürüklenmedi. 

Boncuk gözlü Atlas suça sürüklenmedi.

Ve daha nicesi…

Ve katledilen bu çocukların hepsinin ortak bir özelliği vardı. Bu çocukları yetiştirenlerin hamurunda sevgi vardı. Merhametle yetiştirilmiş güzel çocuklar, merhametten bihaber, evrimini tamamlayamamış ilkel ebeveynlerin yetiştirdiği yaratıkların elinde can verdiler.

Bana kimse suça sürüklenmiş çocuklardan bahsetmesin. Kötü kötüdür. Ve kötülerin de toplumda yeri yoktur.

Adalet arayışım İstanbul’u, Ankara’yı, Türkiye’yi aştı, dünyada duyuldu. Çığ gibi büyüyen adalet arayışım ve beni destekleyen halkım kötü ruhluların keyfini kaçırdı.

Tehditler almaya başladım. Sonra yine yeri göğü inlettim. “Siz hepiniz, ben tek. Korkun benden,” dedim. Evladını kaybetmiş bir anneyi hangi tehdit durdurabilir? Kaybedecek neyim kalmış da korkayım? Nitekim korktular da. Bu devran değişmeliydi. “Suça sürüklenmiş çocuk” yumuşatmasıyla ajitasyon yapma devri bitmişti.

Sonunda ben kazandım. Tarihe Minguzzi Yasası diye geçecek olan yasa kabul edildi. Suça sürüklenirken bir kez daha düşünmelerini sağlayacak olan bu yasa ile arı kovanına çomağı soktum. Bu suça meraklı, DNA’sında kötülük kodları olan çocukları kullanamayacak olan güruh, karara şiddetle karşı çıksa da kazanan ben oldum.

Ahmet’ime verdiğim sözü tuttum. Onun bana emanet ettiği misyonu tamamladım. Onun o korumacı ruhu ülkemin tüm çocuklarına kalkan oldu, bense tüm gençlerin annesi.

Ve artık yasımı tutabilirim. İçimdeki ateş, mühür gözlüme kavuşana kadar yanacak, sönmeyecek.

Ahmet’im… Adı güzel, yüzü güzel, ruhu güzel Ahmet’im. Cennette bekle bizi oğlum, olur mu? Babanla ben bir gün geleceğiz yanına ve meleklerin öptüğü o mühür gözlerinden doya doya öpeceğiz.

O gün gelene kadar mezar taşını basacağız bağrımıza.

Melekler öptü gözümden

Nur akardı gül yüzünden

Aldılar gençliğini elinden

Bağrıma taşı bastılar

Ben bir mucize doğurdum

Hamurunu sevgiyle yoğurdum

Yoluma ömrümü koydum

Bağrıma taş bastılar

Zalimin zulmünden korkmadım

Ahmet’imin kanını yerde koymadım

Öfkemle dünyayı salladım

Bağrıma taşı koydular

Bu yazı sana ne hissettirdi?