Kapının eşiğinde uzun süre öylece durdum. Ardımda bıraktığım hayat, bütün tanıdıklığıyla beni geri çağırıyor; önümde uzanan yol ise bilinmezliğiyle hem korkutuyor hem de içimde tarif edemediğim bir merak uyandırıyordu. Bazen insanın hayatını değiştirmek için büyük kararlar almasına gerek olmadığını düşündüm. Bazen yalnızca bir adım yeterdi. O adımı atarsam artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Elimi kapının koluna uzattım. Tam o anda, yıllardır kendime söylemeye cesaret edemediğim o cümle aklımdan geçti. Düşünme, yap gitsin.
Kalbimin kanat çırpınışlarına aldırmadan kendimi ansızın sokağa bıraktım. Sokağın canlılığına inat, ruhumun sessizce oradan oraya süzülüşüne bedenimle beraber eşlik edecektim. İlk defa kendimle baş başa vakit geçirmemi söyleyip duran terapistime “Başarabildim,” demenin haklı gururunu yaşayacak ve yaşatacaktım. Benimle beraber onun da başarısı olacaktı çünkü. İlk adımı atmış olmam da benim hayallerimin çok ötesindeydi. Defalarca kapının orada donup kaldığımı biliyorum. O iç sıkıntısının bütün duvarları sardığına şahit oldum. Bir eve hapsolmanın çaresizliğiyle yıllarca mücadele ettim. Elimde ne vardı? Soluk beniz. Öfkeli ruh. Suratsız bir kadın. Terapiye gitmeyi dahi korkularım beni esir aldığı için erteleyip durmuştum. Ama ben anneydim. Kaygılı bir annenin, kaygılı çocuğunun en büyük korkusu, aynısını evladına yaşatmak olunca sürünerek de olsa o kapıya gittim.
Çeşitli ödevlerim olacaktı. Artık her şeye hazırdım. Adım adım tüm engelleri aşmam gerekti. En büyük engelimin kendim olduğunu anladığım an, yeni beni inşa etmeye karar verdim. Ona sarıldım. Onu sevdim. Bambaşka bir kendimin yolculuğuna hayretle yoldaş oldum önce. Yapabildiklerim yapacaklarımın garantisi olacaktı biliyordum. Ben kendime inandım. Onlara inat. Suyun akışına değil ters akıntıya kürek çektim. Vazgeçmedim. Düştüm. Aynı yerden doğruldum. Omuzlarıma yüklenen her yükü bir bir bıraktım. Kabul ettim. Hafifledim.
Sokağın seslerine önce kulağımı alıştırdım. Bir yere yetişir gibi acele etmedim. Adımlarımla yavaş sokağı seyre daldım. Sokağı kokladım. Köşe başındaki satıcıya selam verdim. Bir çocuğun gülümsemesine sebep oldum. Simidimi martılarla paylaştım. Sokak müzisyenlerinin ezgileriyle ruhumu dinlendirdim. Kedileri besledim. Sokağa karıştım. Benim bir şeyler için kimseye ihtiyacım yoktu. Bir kurtarıcı yoktu. O bendim. Bunu anladığım gün fark ettim ki ben, kendim olmanın ışığında ayaklarım çıplak, koşup çocukluğuma sarılmak istedim. Korkma! Hep seninleyim. Seninle gurur duyuyorum. Kendine inan. Kendi nefesimi tazeleyip evladıma huzurlu, güvenli bir sığınak olmak için koşar adım eve gittim. Eve varmak da her anlamda güzel hissettirdi. Prangalarımı orada çıkarken bırakmıştım artık. Demir parmaklıklarımı söküp atmıştım. Kocaman bir gülümsemeyle girdim evime. Hemen elim telefonun ahizesine gitti. Karşıdaki ses nasıl da berrak.
“Hocam başardım. Ben bugün dışarı çıktım. Hatta çıkmakla kalmayıp sokak sokak dolaştım. Hocam ben kanatlandım, uçtum.” Ve telefonu karşılıklı gülüşmelerle kapadık.

