Bu hayatta tek esin kaynağınız babanız, bildiğiniz tek yol da onunki olsaydı, yine de katil olabilir miydiniz?

Yönetmen koltuğunda James Ashcroft’ın oturduğu, başrollerini Robert De Niro, Adam Scott ve Michelle Monaghan’ın paylaştığı 2026 yapımı The Whisper Man (Fısıltı Adam) isimli film, Alex North’un aynı adlı romanından uyarlanmıştır.

Tom Kennedy (Adam Scott), eşinin ölümünün ardından oğluyla yeni bir hayata başlamak için uzun bir süredir suların durulduğu Featherbank adlı yerleşim yerine taşınır. Yıllar önce birçok erkek çocuğunun ölü bulunduğu kasabada çocuk kaçırılma vakaları yeniden başlar. Asıl mesleği yazar olan Tom’un çocuğunun kaçırılmasıyla birlikte sakin yerleşim yerinde kâbus dolu günler başlar.

Tom, babası Peter Willis (Robert De Niro) ile görüşmemektedir. Oğlunun kaçırılmasının ardından eski polis olan Peter’la yeniden iletişim kurar. Peter, Fısıltı Adam’ı namı diğer Frank Carter’ı yıllar önce hapse tıkan kişidir.

Film, polisiye havasından ziyade korku ve dramı merkeze alıyor. Tom’un oğlu Jake’in hayali arkadaşının arka planda var olması, çocukları kaçıran kişinin polise gönderdiği kasetlerdeki fısıltılı konuşmalar, filmin atmosferinde kullanılan renkler gibi pek çok şey korkuyu besliyor.

Aslında senaryo çok tanıdık; sanki pek çok filmden kesitler bir araya getirilmiş gibi. Örneğin Kuzuların Sessizliği’nde Dr. Hannibal Lecter ile Clarice Starling arasındaki telefon konuşmasını hatırlatan bir sahne, bu filmde Amanda Beck’in, Frank Carter’dan mektup almasıyla karşımıza çıkıyor. Bu bakımdan film, polisiye severlere yabancı gelmeyecek bir tanıdıklık taşıyor. Çok şaşırtıcı ya da “vay” dedirten bir yapım olmasa da konunun işleyişini başarılı buldum.

Ama 2026 yılında azılı bir katilin peşinden tek başına iz sürme ve bir türlü gelemeyen polisleri görünce açıkçası sıkılıyorum. Gerilimi artırmak adına bu kadar cengâverlik baymadı mı? Artık toplu hareket etseniz ve anons geçildiği anda gelseniz de hepimiz klişelerden kurtulduk sevincini yaşasak, bize bunu çok görmeyin.

Filmi neden dram olarak değerlendirdiğimi anlatayım.

Bir insanın bebeklikten çocukluğa uzanan hayatında gördüğü ilk rol modeller anne ve babasıdır. Fısıltı Adam, baba olmaması gereken bir adam olarak çocuğunun hayatında korkunç bir boşluk yaratır. Onun peşinden koşan Peter da farkında olmadan kendi çocuğunda derin bir boşluğa yol açar; Mr. Night olması bile bu durumu maalesef kurtarmaz. Geriye, savrulan iki çocuk kalır: Biri yazar olur, biri babasının karanlık mirasına sahip çıkar.

Çocukken anne babalarımıza anlattığımız pek çok şey geçiştirilirdi. Hayali arkadaşlarımız, hayallerimiz, sorularımız… Yalnız bir çocuk olmayı seçtiğimizde de bunun doğru olmadığıyla ilgili bizi işaret eden bir parmak görür ve sert çıkan sözleri dinlerdik. Erken uyumakla cezalandırılır ya da üzerimize kapılar kapanırdı. O günlere geri döndüğümüzde hatırladığımız şeyler: yüzümüze gelen tükürük ve hiçbir sembol taşımayan parmak.

Bazı babalar hayatta fısıltı kadar yer kaplıyor. Sadece kulaktan kulağa söylenen bir fısıltı olsa bile zaman içinde korku hikâyesine evrilebiliyor. Geçmişin yarattığı boşlukları belli bir yaştan sonra sadece bir “fısıltı” olarak tanımladığımız, bu vesveselere daha az yer verdiğimiz ve sallanan parmaklarla kapanan kapıları artık anlamlandırmak istemediğimiz günler de geliyor.

Polisiye olan bu filmi, geçmişte kalan taşlara göre değerlendirmeye çalıştım. Eğer izlemek isterseniz taşlarınızı dökülebileceğiniz bir yapım olduğunu düşünüyorum.

Fısıltıların daha anlaşılır olduğu ve iyileştiği günler diliyorum.   

Bu yazı sana ne hissettirdi?