“Sence böyle bir lidere benzedim mi?”
“Orrin, biraz daha tüye ihtiyacımız var.”
Orrin ve Sera odalarında oynuyorlardı. Oyuncaklar yere saçılmış, Sera’nın elinde geçen seneden kalma yüz boyaları duruyordu. Sera doğruldu, elindeki kırmızı ve mavi boyayla odadan çıktı. Boyayı arkasında tutuyor, annesini kolaçan ediyordu. Orrin’i görürse kızacağından korkuyordu. Alt dudağını ısırdı, parmak ucuyla öne doğru eğilerek sessizce tuvalete yöneldi. Eşikteki kırığı fark etmeden topuğuyla çarptığında kırık parça ahşap parkenin üzerine gürültüyle düştü. Boyaları ve nefesini tuttu.
“Her şey yolunda mı?”
“Evet anne, tuvaletteyim.”
Kalbi hızla çarpıyordu. Yanaklarını şişirdi, bekledi. Kimsenin gelmediğini anlayınca rahatladı. Başını arkaya vererek derin bir nefes aldı. Musluğun soğuk ve paslanmış kulpunu sola doğru çevirdi. Suyu olabildiğince az açmaya gayret etti. Musluktan önce birkaç damla süzüldü, sonra yavaşça akmaya başladı. Boyaların kapaklarını açıp hızlıca suya tutup çekti. Kapakları kapatıp çalkaladı. Kaptaki ağırlaşmış boya suyu emdi, yavaş yavaş dağılmaya başladı.
Sera, sevinçle tuvaletten çıkıp boyalarla ikizinin yanına gitti. Orrin ayna karşısında ellerini yumruk yapmış, olmayan kaslarını gösteriyordu. Serra bu görüntü karşısında gözlerini devirdi.
“Yüzünü boyayalım, hadi.”
Orrin, parlayan gözlerle kız kardeşine döndü. Heyecanla dizlerinin üstüne oturdu. Sera, çekmecesindeki fırçalarından en kalın iki tanesini aldı. Orrin’in karşısına oturdu. Fırçaları tutması için ona verdi. Boyanın kapağını açtı; acımtırak bir koku odaya dağıldı.
“Iyy! Bu çok kötü kokuyor.”
“Sus! Annemi huylandırmak mı istiyorsun?”
“Tamam, sustum.”
Sera, Orrin’in kaşının ortasına yukarıya doğru incelen çizgi çekti. Mavi boya bulaşmış fırçanın ucunu dişlerinin arasına yerleştirdi. Ağzına dolan tahta, kekremsi tat karşısında kaşlarını çattı. Kırmızı boyayla iki kaşının üstüne kalın çizgiler çekti. Yanaklarına geldiğinde Orrin kıkırdadı.
“Yamuk oluyor, gülme.”
Orrin ağzını büzüp gözlerini hafifçe kırptı. Çenesine de mavi renkle dik bir çizgi çekti. Sera eserine bakıp gururlandı.
“Şimdi aynaya bakabilirsin.”
Orrin yerinden fırlayarak aynanın karşısına geçti.
“Evet, şimdi gerçek bir kabile şefi oldum.”
“Dediğim gibi daha fazla tüye ihtiyacın var. Başında sadece iki adet tüy var.”
Orrin’in yüzü bir anda aydınlandı. Kaşlarını havaya kaldırıp parmaklarını şıklattı.
“Kümesteki tavuklardan birkaç tüy alabiliriz bence.”
Sera bu bilgece fikir karşısında gülümsedi. Hemen boyalarını kaldırdı, fırçalarını yatağının altına koydu. Annesi aklına gelince endişeyle döndü.
“Annem yüzünü görürse kızmaz mı?”
“O görmeden sileriz.”
Sera başıyla onayladı. Orrin’e önden çıkması için işaret verdi. Orrin neşeyle elini ağzına vura vura alt kata büyük bir gürültüyle indi.
“Sera, neler oluyor?”
“Anne bahçeye çıkacağız. Tüy toplamamız gerekiyor.”
“Tamam. Kümesteki kapaktan uzak durun.”
Orrin’in aklı, yaklaşık üç senedir, kümesin zeminindeki ahşap kapaktaydı. Orada hazine olduğuna hatta dinozorları geri getirecek bir iksir bulunduğuna inanıyordu. Sera merak etse de kapağın yamukluğu ve altından gelen hafif rüzgâr onu korkutuyordu. Yumurtaları hızlıca toplar, kapağa basmamaya dikkat ederdi.
“Tamam anne.”
Sera kardeşinin peşinden merdivenleri indi. Mutfak tezgâhından aldığı suyu çabucak içti. Orrin çoktan ayakkabılarını giymiş, yerinde duramayan ayaklarını “rap rap” sesiyle yere vuruyordu.
Sera, ayakkabısındaki yapışkanı bir türlü oturtamadığı için adım atmayı denediğinde ayakkabı ayağından çıkıyordu.
“Orrin, sakin olur musun? Ayakkabının bandını yapıştıramadım.”
“Of Sera!”
Orrin yanaklarını şişirmiş, kız kardeşine çatık kaşlarla bakıyordu. Yüzündeki mutsuzluğu görünce dizinin üstünde kıvrılıp bandı yapıştırmasına yardım etti. Sera’nın yüzü kızarmış, bakışlarını kaçırıyordu.
“Annem yeni ayakkabıyı sonra alacağını söyledi.”
Orrin yerinden doğrulup kız kardeşinin saçlarını karıştırdı ve gülümsedi. Elinden tutup evden çıktılar.
Henüz öğle vakti olmasına rağmen hava oldukça nemliydi. İki çocuk ağır ve yapışkan havayı içlerine çekmekte zorlanıyordu. Şimdiden saç dipleri terlemişti. Bahçenin yamuk, beyaz kaldırımında yürümeye başladılar. Tavuklar dışarıda yana çevirdikleri başlarıyla onları izliyordu. Ağaçların yapraklarında kıpırtı yoktu. Kümese yaklaştıkça gelen ağır bok kokusu karşısında yüzlerini kırıştırdılar. Sera, parmaklarıyla burnunu kapattı. Orrin ise yerde bulabileceği büyük beyaz bir tüy arıyordu.
Kümesin üstünü kapatan erik ağacının dalları giderek eğrilmişti. Ağaç, önlerine kırmızı bir erik fırlattı. Orrin önüne düşen ve ortadan ikiye ayrılan eriğe baktı. İçi açık sarıydı. Kahverengi çekirdeğinin sivri ucunda hareket gördü. Eğilip aldı. Çekirdeğine hafifçe dokunduğunda içinden çıkan açık sarı renkli küçük örümceği görünce tiksinerek yere fırlattı.
“O neydi Orrin?”
“Salak bir yavru örümcek.”
“Neden rahatsız ettin ki?”
“Sadece örümcek Sera.”
“Ama onun yuvasıydı.”
Orrin, ikizinin son cümlesini ağzını yaya yaya taklit edip kahkaha attı.
“Hiç komik değilsin.”
Orrin düşen eriğe tekme atıp önündeki engeli ortadan kaldırdı. Sera kardeşinin bu hareketinden hoşlanmasa da onu takip ediyordu.
Kümes, sansar tehdidine karşı defalarca yuvarlak delikli çitle çevrilmişti. Yamuk, kırık kiremitler üst üste konmuş, çatısı giderek esnemişti. Dedeleri tarafından kerpiç ve tahtayla yapılan, yirmi karış aralıklardan oluşan kümes, çürümeye yüz tutmuş görüntüsüyle terk edilmiş gibiydi. Ahşap kapı güçlükle açılıyordu ve sürgüsü bozulmuştu.
“Ben içeri gireceğim Sera, peşimden gel ve kapıyı tut.”
Sera için koku artık dayanılmaz bir hâl almıştı. Ayakkabısının yapışkanını kakmaklayan tavuğu görünce gülümsedi. Eğilip ibiğini okşadı.
“Duyuyor musun beni?”
Orrin kümesin kapısını açarken elini çizdi. Avcundaki deri yüzülse de kanamamış, sadece kalkmıştı. Yaralanan elini havada sallıyor, bir taraftan da Sera’ya bakıyordu.
“Duyuyorum.”
“Bana yardım et o zaman.”
Sera kardeşinin bıraktığı kapıyı tuttu. İçeride tahta aralıklardan sızan güneş ışınları ve gölgeler vardı. Zemin yumuşak ve esnekti. Sol taraftaki kerpiç duvarın içinde dört tane oyuk vardı. Dışarının aksine kümeste ağır bok kokusu yoktu; içerisi serin ve sessizdi.
Sera bir ayağı içeride, bir ayağı dışarıda hafif eğri bir şekilde iki eliyle kapıyı tutuyordu. Orrin gözlerini kısmış etrafa bakıyordu. Yamuk duran yalağı görmedi, çarptı. Dibi gözükmeyen su çalkalandı ve zemin az da olsa hareket etti.
“Sessiz olsana!”
“Görmedim Sera.”
Yem kâselerinin kenarında duran örümcek ağları Orrin’in dikkatini çekti. Ağlar ip gibi kalın ve beyazdı. Orrin dizlerinin üstüne kıvrılıp örümcek ağına doğru parmağını sürttüğü anda “vuv” sesi bütün kümesin içinde yankılandı. Sera kulak tırmalayan ses karşısında sağ kulağını omzuna dayadı. Orrin’in saç diplerinde gezen ter boynundan sırtına doğru süzüldü.
Parmağını çektiğinde minik bir ağ parçasının tırnak ucuna yapıştığını gördü. Ağ tırnak yatağına doğru yayıldı. Beyazlık derisine nüfus etti ve giderek saydamlaştı. Orrin bu görüntüden tiksinerek tırnak ucuna doğru üflediğinde ses kerpiç duvarlara çarptı. Folluğun başlangıcındaki ahşap parçanın altından toz yere indi. Parmak ucundaki karıncalanma bileklerine kadar yayıldı.
“Ne yapıyorsun, hadi!”
“Parmağıma ağ dolandı.”
“Tüyü al ve çık şuradan artık!”
Orrin afallamış bir şekilde etrafa bakarken üç adım önünde duran kapakla zemin arasındaki beyaz, büyük tüyü gördü. Kapak hakkındaki merakı yeniden uyandı. Kızaran yanakları ve terli elleriyle tüye doğru eğildi. Tüyü tuttuğunda ucunun sıkıştığını fark etti. Kayan parmaklarıyla tüyü kendine çekemedi. Kaşlarını çattı, koluyla alnındaki teri sildi. İki eliyle kavradı. Sanki birisi kapağın altında tüyü vermek istemiyor gibiydi.
“Sera… Tüyü çekemiyorum.”
Sera, bıkkınlıkla başını kaldırdı ve kardeşine baktı. Hemen sağında duran sopayı alıp kapının kirişine dayadı. Yavaşça kapıyı bıraktı. Gıcırdayan kapı sopaya çarpıp durdu. Uyuşan kollarını salladı ve Orrin’in yanında dikildi.
“Çekil, ben deneyeyim.”
Orrin doğrulup iki adım geriledi. Sera tüyü tuttuğunda ürperdi. Kapağın altından gelen serin hava yüzünü yaladı.
“Bence başka tüy bulabiliriz.”
“Hayır Sera. Onun gibisi yok.”
Sera bıkkınlıkla tüye baktı. Kapağın biçimsizliği hoşuna gitmemiş, çatık kaşlarla inceliyordu. Orrin sessizliği bozdu.
“Kapağı kaldırsak?”
“Annem kapaktan uzak durmamızı söyledi.”
Orrin ağzını büzüp Sera’ya alaycı bir ifadeyle baktı.
“Yoksa korkuyor musun?”
Sera kollarını göğsünde kavuşturdu, bir kaşı havada, sertçe Orrin’e döndü.
“Neden korkayım?”
“Ha ha! Korkuyorsun!”
Sera sinirlenerek gözlerini kapağa doğru çevirdi.
“Tut şunun ucunu.”
Orrin sevinçle kapağa hamle yaptı. Tahtanın kıymıkları ellerine batsa da kaldırmak için acıya göz yumdu. Kapak ağırdı ve hareket etmeye hiç niyeti yoktu. Orrin’in beline ağrı girmişti. Sera da kapağa uzandı; iki çocuk azimle kapağı kaldırmaya çalışırken kanayan avuçlarını önemsemedi. Kapak “tonk” sesiyle az da olsa hareket edince sevinçle el çırptılar. Zemin hafifçe sallanınca sevinçleri hava da asılı kaldı.
Kapıyı tutan sopa kayarak yere düştü ve kapı sertçe kapandı. Kümesin telleri titredi, kerpiçten duvarın dış kısmı yere süzüldü. Sera kapıya koşup bütün gücüyle vurup ittirmeye başladı. Orrin gözünü kırpmadan aralık kapağa bakıyordu. İkinci bir “tonk” sesi duyunca Sera korkuyla kapağa baktığında altındaki binlerce küçük sarı örümceğin birbirlerinin üstünden atlayarak kümesin içine dağılmaya başladığını gördü. Çocuklar çığlık atıyordu. Kapağın altından iri, tüylü bir kol çıktı. Kolun sivri ucu toprağı yokladı. Orrin’in çığlığı boğazına takıldı.
Sera büyük, tüylü kolu görünce bayıldı. Orrin, derinlerden gelen fısıltılı tıslama karşısında dondu. Zeminin nemli toprağında geriye doğru sendeledi. Parmak ucu uyuştu. Kapak aralığının karanlığı titredi. Orrin’in gözleri tüm siyahlığın içinde parıldayan sarılıkla kenetlendi.
***
Bill Rowan, ofisindeki masaya ayaklarını uzatmış, kasabanın sıcaklığından ve sessizliğinden bıkmıştı. Sandalyesi en az onunla yaşıttı. Seyrelmiş, kızıldan bozma saçlarını ensesine yatırır gibi geriye doğru taradı. Emekliliğine iki ay kalmıştı. Büyüdüğü kasabadan okul dışında hiç ayrılmamış, büyük kahramanlıklara imza atamamıştı. Gömleğinin sarıya dönmüş yakasını parmak ucuyla genişletmeye çalıştı. Gözlerini dikdörtgen camının dışındaki gökyüzüne çevirdi. Uzun bir yaz olmuştu ve güneşin gökyüzünden ayrılmaya hiç niyeti yoktu.
Camda bir hareketlenme görünce, uzattığı bacaklarını isteksizce topladı. Gözleri giderek yaşlılığına yenik düşmeye başlamıştı; hızlıca açıp kapatınca sulandı.
“Lanet olsun!”
Homurdanarak sandalyeden doğruldu ve cama doğru eğildi. Açık renkli bir örümcek camda âdeta dans ediyordu.
“Felix!”
Felix, odasında iştahla yediği hamburgerini masaya fırlatmış, yağlı elleri ve turuncuya çalan dudaklarıyla Bill’in odasına dalmıştı.
“Efendim?”
“Sana kaç kere ilaçlama yapılması gerektiğini söyledim. Şu hâle bak!”
Felix, ne olduğunu anlamadan cama yaklaştığında hareket eden örümceği gördü. Bill, Felix’in ağzının kenarında damlamak üzere duran yağı ve yağlı parmaklarını görünce masanın üzerinde duran ıslak mendile uzanıp ona fırlattı. Felix yerinden sıçradı.
“İğrençsin.”
“Yemek yiyordum ve siz birden seslenince…”
“İlaçlamayı ara.”
“Elbette.”
Bill tiksinerek yüzünü buruşturdu.
“Önce ellerini sil!”
Felix’in yağlı ellerinin pakete değmemesi için hışımla paketten birkaç adet ıslak mendili çıkarıp uzattı.
“Ben biraz hava alacağım Felix. Döndüğümde buranın ilaçlanmış olmasını istiyorum.”
“Emredersiniz!”
“Bari ağzındakini… Neyse.”
Bill ofisinden çıkarken yanındakilere hızlıca selam verdi. Üstündeki ceketten ve kravattan rahatsız olduğu için kapıdan çıkar çıkmaz kravatı çıkarıp ceketin cebine yerleştirdi.
Etrafta ne bir insan ne de bir ses vardı. Sadece boğucu bir sessizlik ve insanı yapış yapış hissettiren sıcak.
***
Amy, bahçeden gelen bağrışma seslerini duyunca harekete geçti. Çocukların başına bir şey gelebilecek gerçek bir tehlike yoktu; tek sorun kapağı açmalarıydı. Yıllardır kullanılmayan kapak paslanmış olabileceği gibi fazlasıyla derindi. İçine düşmüş olma ihtimallerini düşündükçe neredeyse koşmaya başladı. Etraftaki tavukların eşelenme sesi dışında çıt çıkmıyordu. Kalbi kulaklarında atan anne, kaygıyla kümesin kapısına geldi.
Kapı kapalıydı. Kulağını ahşap kapıya dayayıp bekledi. Sıkışan kapıyı çekmesiyle küçük Sera ayaklarına yığıldı.
“Sera!”
Sera’nın solmuş yüzü karşısında ne yapacağını bilemeden dizlerinin üstüne çöktü, bacaklarına başını koyup yüzünü hafifçe tokatladı. Tek yaptığı bağırmaktı. Başını kaldırdığında Orrin’in sırtını gördü.
“Orrin! Kardeşine ne oldu?”
Orrin sakince arkasını döndü. Yüzünde ifade yoktu; bakışları donuktu. Sadece dudaklarını kıpırdattı. Amy, çocuğunun bu hâli karşısında dondu. Her zaman heyecanlı olan bu çocuk şimdi boş gözlerle ona bakıyordu. İçindeki ürpertiyi bastırmaya çalıştı.
“Sana diyorum. Sera neden bayıldı?”
“Sadece korktu anne.”
Amy kaşlarını çattı. Sera’yı birkaç kere daha sarstı. Gözleri kıpırdayınca heyecanla başını göğsüne yasladı.
“Sera! Sera. Beni duyabiliyor musun?”
Sera yavaşça gözlerini açıp karşısında annesini görünce önce çığlık attı, sonra ağlamaya başladı. Annesinin boynuna bütün gücüyle sarıldı.
“Anne! Anne çıkalım buradan! Orada…” Sol eliyle annesinin ensesine tutunurken sağ işaret parmağıyla Orrin’i gösterdi.
“Orada bir şey var!”
Amy boynunu sola hafifçe eğince kapağı gördü. Kapak kapalıydı. Orrin ise kardeşine gözünü kırpmadan bakıyordu. Birden eski hâline döndü.
“Korkaksın Sera!”
“Anne gitmek istiyorum!”
Amy, Sera’yı kucağına aldı ve Orrin’e gelmesi için işaret etti.
“Bugünlük bahçe yeterli. Doğru banyoya, o yüzünü de yıkıyorsun Orrin!”
“Ama anne…”
“Gidiyoruz. Uzun bir süre kümese girmek yok!”
Orrin öfleyerek ve omuz silkerek kümesten çıkarken arkasına döndü. Kapağın aralığına sıkışmış tüy yavaş yavaş içeri sızıyordu.
***
Bill amaçsızca sokakta geziniyordu. Yazın bu vakitlerinde boğucu sıcaklığın altında susmayan cırcır böceklerinin yokluğundan rahatsız oldu. Meteoroloji sıcaklığın giderek artacağına dair bir bilgi vermemişti. Gömleğinden birkaç düğmeyi daha açtı. Emekliliğinde başka bir yere gitmenin hayalini kuruyordu. Kuzey ülkeler ona iyi gelebilirdi; en azından bu kadar sıcak olmadığını biliyordu.
Elleri cebinde kuzey ülke hayaline dalmışken, biraz ileride şortlu çocuk ona gözünü kırpmadan bakıyordu. Bu Amy’nin oğluydu. Bill adımlarını hızlandırdı.
“Hey! Nasılsın bakalım ufaklık?”
Orrin, gözünü ayırmadan Bill’e bakıyordu. Yüzünde hiç dostane bir ifade yoktu. Bakışları donuk, yüzü mimiksizdi. Bill kaşlarını çattı. Cebindeki kravatın üstünde parmaklarını gezdiriyordu.
“Büyüklerin sana soru sorduğunda cevap vermelisin evlat.”
Orrin’in dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Gülümsemesinin altında başka bir şey vardı.
“İşe yaramazın tekisin!”
Bill gözlerini açarak baktı. Ağzı yarım açıldı. Bu çocuğu kasabadaki diğer çocuklar kadar iyi tanırdı. Afacan, yerinde duramayan ve her zaman gülen bir çocuktu. Karşısındaki çocuk başka biri gibi davranıyordu.
“Orrin, sanırım sıcaktan ne dediğini bilmiyorsun…”
“Daha başlamadım.”
Bill, gözlerini kıstı. Tam neye başlamadığını soracaktı ki evin kapısında sinirlenmiş, ayağını yere vuran Amy’i gördü.
“Orrin, hemen eve gel ve banyoya gir!” Bill’i görünce yüzüne sevecen bir ifade ekledi.
“Bill, nasılsın? Umarım seni rahatsız etmemiştir.”
“Hayır Amy, iyiyim.”
Orrin’in yüz ifadesi birden normale döndü ve Bill’e en içten şekilde gülümsedi.
“Görüşürüz Bay Rowan.”
El sallayarak annesinin yanına koştu. Bill sersemleyerek Amy’e el salladı. Sıcaktan delirdim sadece, diye düşündü. Derisi eskimiş kol saatine baktı. Artık işe gitmesine gerek yoktu. Eve gitmeden önce bara gidip bir şişe içmek istedi. Arabasını ofisin önünde bıraktığı için birkaç kere homurdandı.
Yaşlı Maggie, köpeğinin içeri gelmesi için sesleniyordu. Zavallı kadının ses telleri giderek kısılmıştı. Köpek evden kaçtığı için hâlinden memnun, dili dışarıda koşuyordu. Bill, bu görüntü karşısında bütün yorgunluğunu üzerinden attı. Köpek hızlıca Bill’e koşup ayakkabısının ucunu yaladı, ardından ağacın orada durup havlamaya başladı.
Bill, köpeğin yanına gitti ve başını kaldırıp ağacın dallarına kaldırdı. Ağacın kurumuş kahverengi dalları beyaz bir ağ ile kaplanmıştı. Beyaz ipliklerin belirli aralıklarında küçük oyuklar yer alıyordu. Oyuklar kendi içlerinde perspektif oluşturuyor; sanki göründüğünden daha derinmiş gibi bir izlenim bırakıyordu. Oyuğun içinde bir parıltı belirince Bill yerinden sıçradı.
“Lanet olsun!”
Köpek susmuş, viyaklayarak sahibine doğru koşmuştu. Kuyruğu kıçına kaçmış hâlde ancak evinin önüne gelince Bill’e doğru havladı.
Bill arkasını dönüp Maggie’ye doğru ilerledi.
“Maggie, evinde böceğe dair bir şey gördün mü?”
“Bir düşüneyim… Evimde değil ama paspasımın orada gezen küçük örümcekler vardı. Neden sordun?”
“Hem ofiste hem de ağaçta görünce bilmiyorum… Sanırım sıcaktan delirdim Maggie.”
“Ah, evet çok sıcak bir yaz ayı.”
“Sanırım eve gidip duş alacağım.”
“Görüşürüz Bill, kasaba sayende emin ellerde.”
Maggie, Bill’e gülümseyip yavaş adımlarla evine girdi. Bill doğrudan evinin yolunu tuttu.
***
Amy, duştan sonra yatağına yatırdığı solgun yüzlü Sera’ya bakıyordu. Yatağının ucuna oturmuş, bir eliyle kızının ellerini seviyordu. Beti benzi atmış çocuğuna ne olduğunu anlayamıyordu. Orrin’in kümesteki bakışı aklına gelince huzursuzca doğruldu. Akşam yemeği hazırlamak için Sera’nın odasından çıkarken, Orrin’in odasında bornozuyla oturduğunu gördü. Odanın kapısına dayanıp kollarını göğsünde kavuşturdu.
“Bana ne olduğunu anlatmak ister misin Orrin?”
Orrin başını önüne eğince annesi dayanamayıp onun yanına oturdu. Kollarını geriye yaslamıştı.
“Kümese gerçekten tüy almak için gittik. Çünkü ancak öyle bir Kızılderili lideri gibi görünebilirdim anne. Sonra kapağa olan merakım canlandı. Sera’nın bir suçu yok, gerçekten.”
Orrin içten içe pişmanlık duyuyordu. Sera ne hissederse o da onu hissederdi. Şu an sanki Sera yokmuş gibiydi. Derin bir rüyanın içinde ikizi kaybolmuş, Orrin ise kız kardeşinin varlığını hissetmek istiyordu.
Annesi boynuna kolunu doladı ve ona dönük omzuna öpücük kondurdu.
“Doğruları söylediğin için teşekkür ederim Orrin.”
Orrin annesinin başına ıslak saçlarını değdirdi. Parmak ucunun karıncalandığını hissedip istemsizce eline baktı. Diğer parmak uçları pembeyken orta parmağının tırnak yatağından itibaren ilk parmak boğumuna kadar olan yer beyazdı. Annesi bu durumu fark etti.
“Parmağına ne oldu?”
“Sanırım kapağa sıkıştırdım.”
Amy, oğlunun saçlarını karıştırarak yataktan kalktı.
“Bir daha oraya gitmiyorsun o zaman.”
Tam kapıdan çıkarken arkasına doğru baktığında cama yapışmış örümceği görünce irkildi. Hızlıca ahşap camı kapattı. Mutfağa gitmek için odadan adım attığı sırada tıslamaya benzer bir ses duydu.
“Oraya gitmeme artık gerek yok.”
Tedirginlikle arkasına döndü. Batan güneş ışınları Orrin’in yüzünü karanlıkta bırakırken gözlerindeki parıltı karşısında ürperdi. Orrin’in gülümsediğini görünce hızlıca merdivenlere yöneldi. Yemekten önce bir kadeh içmek istiyordu.
***
Bill, bahçe kapısından geçtiğinde eski dostu kirpiyle karşılaşmasına sevindi.
“Gabby, dışarısı senin seveceğin şeylerle kaynıyor. Onları eve sokma dostum.”
Gabby, Bill’in adımlarını artık ezberlediğinden, sesini duyduğunda dikenlerini yatırıyordu. Yol kenarında yaralı bir şekilde yatarken Bill onu bulup veterinere götürmüş, iyileştikten sonra da doğaya salmıştı. Gabby, Bill’i bırakmak istemeyip onun kokusunu takip ederek bahçesine sızmıştı. O gün bugündür iyi birer arkadaş olmuşlardı.
Bill, Gabby ismini verdiği kirpisinin başını severken dalıp gitmişti. İçini huzursuz eden ve açıklayamadığı bir şey vardı. Birkaç kere Gabby’e bir şey olmamış gibi gülümseyip evine girdi. Kirpi onun peşinden kapının basamaklarına, merdivenlere tırmandı. Birkaç kere durup havayı kokladı. Bill, verandanın kapısını her zaman açık bıraktığı için yönünü oraya çevirdi.
Bill eve girer girmez ceketini fırlattı, telefonunu vestiyere bıraktı. Kemerini sandalyeye astı. Buzdolabının yanına giderken bıkkınlıkla lavabonun içinde duran tabaklara bakıp iç çekti. Gömleğinin düğmelerini sonuna kadar açtı. Balkon görünümlü göbeğine hafifçe vurarak buzdolabından birasını çıkarttı. Açıp, kapağı tezgâha fırlattı. Soğuk birayı yarısına kadar nefesini tutarak dikti.
Aslında hiçbir şey olmayan sıradan bir günün değerlendirmesini yaptı. Örümcekleri düşündü.
“Yaşlandın iyice!”
Dolaptan ikinci birasını da alıp verandaya yürüdü. Gabby’nin sallanan sandalyenin yanında olduğunu görünce sevindi. Bütün ağırlığıyla sandalyeye iyice yaslandı.
“Gabby sen böceklerle mi besleniyordun?”
Kirpi ayaklarının altında sadece dolanıyordu. Bill, ölmüş eşi Vilma’yı düşünüp hüzünlendi.
“Vilma örümcekleri görseydi sanırım kasabayı terk ederdi. Ha ha!”
İlk birasını bitirdikten sonra şişeyi yere bıraktı. İkinci birasını açtı. Sandalyede ağır ağır sallanırken batan güneşi çatık kaşlarıyla izledi.
***
Amy yemeği hazırlamıştı. Sera derin bir uykuda olduğundan onu uyandırmak istemedi. Orrin yanından koşarak merdivenlere yöneldi.
“Orrin! Sana kaç kere koşma dedim.”
“Özür dilerim anne, çok acıktım.”
Amy buruk bir şekilde gülümseyerek aşağı indi. Amerikan mutfağın salona açılan penceresini mutfak adası gibi kullanıyordu. Orrin çoktan sandalyede yerini almış, sabırsızlanıyordu. Amy adımlarını hızlandırdı. Ocaktaki tencerenin kapağını açtı; makarna ılımıştı. Kaşığı çekmeceden çıkarıp üst dolaptan tabak aldı. Makarnayı tabağa doldurup mikrodalga fırınında yirmi saniye kadar ısıttı. Bu sırada adanın üzerine çatal, kaşık yerleştirdi. Mikrodalgadan gelen “tink” sesiyle tabağı çıkarıp Orrin’in önüne koydu. Kendisine tabak almadan önce tezgâhtaki kadehinden bir yudum aldı.
“Anne, biraz daha makarna koyar mısın?”
Amy neredeyse ağzındaki şarabı püskürtecekti. Eliyle ağzını kapatıp arkasına döndü. Orrin’in tabağı bomboştu.
“O tabağı nasıl…”
“Sana söylemiştim çok açtım diye.”
Amy şaşkınlıkla tabağı Orrin’in önünden alırken, otuz iki diş gülümseyen çocuğuna baktı.
“Beni bekle, beraber yiyelim.”
Orrin bıkkınlıkla başını önüne eğdi. Çatalıyla oynamaya başladı; sivri uçları sessizce adanın yüzeyine batırıyordu. Amy, Orrin için ikinci tabağı ısıttı, kendisine de az makarna doldurdu.
Orrin’in önüne tabağı koydu. Oğlundan bakışlarını ayırmadan yemeğe başladı. Orrin neredeyse makarnayı çiğnemeden yutuyordu. Boğazından homurtu yükseliyor, çiğnerken gözleri büyüyordu.
“Orrin boğazında kalacak!”
“Kalmaz…anne,” derken spagetti ağzından fırlamamıştı bile.
Amy şarabından bir yudum daha aldı. Gerildi. Orrin yemeğini yerken gözü mutfak adasına kazınmış kelimeye takıldı.
“Orrin. Sana kaç kere dedim boyalarını burada kullanmayacaksın diye.”
Orrin kızardı ve son lokması boğazına takıldı. Eliyle ağzını kapatmaya çalıştı.
“Ne yazıyor orada?”
“Bilmi…”
“Ne yazdın dedim sana?”
Amy’nin sesi sert çıkmıştı. Yerinden kalkıp Orrin’in tarafına geçti. Elini ittirdi. Kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordu.
“Morveth ne demek?”
Orrin gözlerini kaçırıyordu. Ne anlama geldiğini kendisi de bilmiyordu. Sabırsızca bacaklarını sallamaya başladı. Sadece bu ismin kulağına fısıldandığını hatırlıyordu.
“Orrin?”
“Bilmiyorum…”
“Anlamını bilmediğin şeyleri yazma. Ayrıca mutfak adasını bir daha kazıma.”
Amy yerine geçip şarabından yudum aldı. Evin içi giderek daha da ısınmıştı. Boynu, sırtı ve göğüsleri terlemişti. Çatalına spagettiyi dolayıp ağzına atarken Orrin’in bakışlarını gördü. Orrin’in dudakları gülümser gibi yukarı doğru kıvrılınca Amy’nin makarna ağzında büyüdü. Orrin’in sesi derinlerden gelmiş gibiydi.
“Sisli vadilerden gelen.”
Amy irkildi, çatalı tabağının kenarına koydu. Makarna boğazına takılınca öksürmeye başladı. Titreyen eliyle kadehine sarılıp şarabı bir dikişte bitirdi. Akşamın karanlığında yoldan geçen arabanın farları eve vurunca, Orrin’in duvara yansıyan gölgesi sekiz kollu bir şeye dönüştü. Amy çığlık atarak sandalyeden fırladı. Sandalye ahşap parkeye gürültüyle düştü. Ses duvar boyunca yankılandı.
Orrin annesine korkuyla bakıyordu.
“Anne…”
Amy önce duvarlara, sonra Orrin’e bakınca her şeyin normal olduğunu gördü. Sandalyeyi kaldırdı ve kollarıyla güçlükle tutundu. Derin derin nefes aldı, başını kaldırdı. Orrin korku dolu gözlerle annesine bakıyordu.
“Orrin, sanırım ben iyi değilim. Bugün erken uyuyalım olur mu?”
Orrin buruk bir şekilde gülümsedi. Sandalyesinden indi, parmak uçlarıyla uzanıp, mutfak adasındaki tabağını ve çatalını aldı. Başı önde tezgâha bıraktı. Tuhaf bir gün geçirmişti ve parmak uçlarından koluna kadar yayılan beyazlık gördü. Kolunu arkasında saklamaya çalışarak sessizce annesinin yanından geçti.
Amy, dağılmış saçlarıyla oğluna gülümseyerek baktı. Arkasından seslendi:
“Seni seviyorum, eğer uykun yoksa hemen yatmak zorunda değilsin.”
Orrin annesine gülümsedi ve koşarak merdivenleri çıktı. Lavaboya girip elini yüzünü yıkadı, dişlerini fırçalamaya başladı. Ensesine ağrı saplanınca diş fırçasını dişleriyle sıkıca tutup elini ensesine götürdü. Herhangi bir yara, kabuk ya da belirgin bir şişlik yoktu. Başını aynaya kaldırdığında gözünün beyaz kısmında sarımtırak bir renk gördü. Ağzındaki fırçayı lavaboya düşürdü. Diş macunun köpükleri çenesine doğru akıyordu. Odasına koştu.
Işığı yaktı, boy aynasının karşısına geçti. Sanki bir gözü daha var gibi geliyordu. Kirpik diplerinde hareket eden sarı bir göz oluşuyordu. Aynaya biraz daha yaklaştı. Sarı nokta bir sağa bir sola doğru hızlıca dönerken doğrudan Orrin’in gözüne baktı. Tişörtünün üstüne damlayan köpüklere elini değdirdi. Köpük bir ağ gibi parmağını sardı. Camındaki tıkırtıyla irkilip koşarak odadan çıktı. Aynaya bakmadan hızlı hızlı ağzını çalkaladı. Lavabodan sıçrayan sular etrafa yayılıyordu. Korkuyla bağırdı:
“Anne!”
Amy, Orrin’in çığlığını duyunca elindeki tabakları bırakıp yukarı koştu. Merdivenlerin karşısındaki tuvalette çocuğu lavabonun kenarına vurup ağlıyordu. Üstü, yerler, ayna su içindeydi.
“Ne oldu Orrin?!”
“Anne… Anne gözümde bir şey var!”
Yerdeki suya aldırmadan dizlerinin üstüne eğilip Orrin’i kollarından tutup kendine doğru döndürdü. Dikkatle yüzüne bakıyordu.
“Aç bakayım gözünü.”
Orrin gözlerini açtı ve annesine baktı. Amy oğlunun gözlerinde bir şey görmedi. Parmaklarıyla göz kapaklarını yukarıya doğru kaldırdı. Beyazlığın içindeki kirpiği görünce rahatladı.
“Gözünde kirpik var. Yere doğru bak, onu alayım.”
Orrin söyleneni yaptı. Amy sakince kirpiği çıkartıp parmağının ucuna koydu. Çocukluğundan kalma dilek oyununu hatırladı, gülümsedi.
“Kirpik ters mi düz mü?”
Orrin gözlerini kapatıp düşündü.
“Ters.”
“Bakalım… Evet tersmiş! Hemen bir dilek tut.”
“Sera’nın uyanmasını istiyorum.”
Annesi çocuğunun başına öpücük kondurdu.
“Hadi gözlerini aç ve parmağıma doğru üfle.”
Orrin gözlerini açtı, gülümseyerek kirpiğe baktı. Ağzını açtı ve derin bir nefes alıp üfledi.
Aile, biraz olsun, derin bir nefes almıştı. Annesi saçlarını karıştırdı, ayağa kalktı.
“Üstünü değiştir, ben de buraları temizleyeyim.”
“Tamam anne. Sera’nın yanında olabilir miyim?”
“Ses çıkartmadan oturabilirsin tabii ki.”
Orrin odasına yöneldi. İçeriye girince aynadaki görüntü aklına geldiği için olabildiğince aynadan uzak duruyordu. Göz ucuyla baksa da kendinden başka bir şey göremedi. Amy, banyodaki eski havlulardan birini dolaptan çıkarıp yerleri kurulamaya başladı.
Orrin üstünü değiştirip pijamalarını giydi. Sağ kolunda ağrı hissetti. Göz kapakları kendiliğinden kapanıyordu. Ağırlığa daha fazla dayanamadan kendini yatağa bıraktı. Başına değen sert cismi eliyle ittirmek isterken parmak uçlarına ağrı saplandı. Gözünü açtı; kendini sokağın ortasında buldu. Korkuyla doğruldu. Vücudunu bir titreme almıştı. Karanlık kasabanın yamuk yolunun ortasında duruyordu. Sokak lambaları titredi. Ağzını açıp kapayınca duman çıktığını gördü. Yerler ıslak ve yapış yapıştı. Kollarını kendine dolayıp öylece durdu. Gözleri doldu. Ses çıkarmak istese de konuşamadı.
“Orrin?”
Sera’nın sesini duyunca heyecanla arkasına döndü. Görünürde hiçbir şey yoktu. Başını yukarıya kaldırdı. Gökyüzü kapatılmış, çok yukarılarda bir delik olduğunu gördü. Ay ışığı kırılarak uzaklardan deliğe vuruyordu. Deliğin çevresi beyaz iplerle çevriliydi.
“Orrin, buradayım!”
Ses daha yakınından gelince önüne döndü. Karşısında Sera vardı. Dizlerine kadar elbisesi, rüzgârda dans eden saçlarıyla duruyordu. Ayakkabıları yoktu. Yüzü seçilemiyordu. Sera’ya doğru adım atmaya çalıştı. Ayakkabıları sakıza yapışmış gibi adımlarını güçlükle atıyordu.
Ellerini yumruk yapıp kardeşine ulaşmaya çalıştı. Tökezlese de ilerleyebiliyordu. Sera’ya yaklaştıkça derisinin içine çöktüğünü, karardığını gördü. Kemikleri daha da ortaya çıkmıştı. Güçlükle elini uzattı. Sera zayıflığına rağmen onun elini sımsıkı tuttu. Kardeşinin gözleri sarıya döndü. Alnında ve yanaklarında küçük gözler belirdi. Ağzı bir anda yana kaydı. Tiz ve boğazından uzayan bir sesle konuştu:
“Oyun oynamak ister misin Orrin?”
***
Bill Rowan, sandalyesinde oturup sallanmaya devam ederken bahçe kapısında bir tıkırtı duydu. Kasabanın sessizliği ve içini saran huzursuzlukla yıllardır sembol olarak kullandığı Glock 19 tabancasını düşündü. Sandalyeden kalktı. Parmak ucunda doğrulup başını öne doğru uzattı.
“Orada kim var?”
Sadece çitlerden gelen ses vardı. Kaşlarını çattı, verandadan çıktı. Vestiyer çekmecesindeki, neredeyse onunla yaşıt olan silahını aldı. Soğuk kabzayı kavradı. 9 mm yarı otomatik tabancasındaki şarjörü çıkarttı. Arada bir parlattığı mermileri dizerken bir taraftan gözü kapıdaydı. Şarjörü kabzaya yerleştirdi, sürgüyü geriye çekti. Kulaklarını iyice açmış, yavaş adımlarla kapıyı açtı. Bahçesine hızlıca göz gezdirdi. Ay ışığı sayesinde etraf âdeta aydınlıktı. Yavaş ve temkinli adımlarla ilerledi.
Bahçe kapısını hızla açtı. Silah tutan elini arkasında tutuyordu. Görünürde hiçbir hareket yoktu. Sokağa doğru adım attı. Sol taraftaki sokak lambaları birer birer sönmeye başlayınca silah tutan elini doğrulttu. Parmağı tetikte, gözü herhangi bir şey arıyordu. Kendi evine en yakın lambanın ışığı sönmedi. Lamba direğinin arkasında bir karaltı harekete geçince silahla birlikte yürümeye başladı. Adım attıkça diğer lambalar çatırdayarak yanıyordu. Işıklar Maggie’nin evine kadar yandı.
Birden karşısında arkası dönük, bir paçası yukarı sıvanmış çocuk belirdi.
“Bana yüzünü yavaşça dön evlat.”
Bill’in bütün vücudu kaskatı kesilmiş, alnında boncuk gibi biriken terler şakaklarından aşağıya kayıyordu.
Çocuk yavaşça arkasını döndü. Bu, Amy’nin oğlu Orrin’di.
Bill kaşlarını çattı.
“Bu saatte sokakta ne işin var?”
“Maggie’yi almaya geldim.”
Bill çocuktan gözünü ayırmıyordu. Kafası karışmıştı. Çatık kaşlarıyla Maggie’nin açık duran kapısına baktı.
“Maggie’yi almaya mı geldin?”
“Evet, Bay Rowan. Bugün yemekte hiç doymadım.”
Çocuk bir anda ellerini asfalta koydu ve hızlıca eve daldı. Bill afallayarak silah tutan kolunu gevşetip, ayaklarından fırlamak üzere olan terliğe rağmen arkasından koştu. Çocuk gözden kayboldu. Evin içinde sokak lambasının titrek ışığı dışında bir şey yoktu. Bill’in kalbi sıkışarak tekrar silahı doğrultarak eve adım attı.
“Orrin? Maggie?”
Ses duvarlarda çınladı. Gıcırdayan ahşabın sesi parke boyunca yankılandı. Maggie’nin köpeği ortalıkta yoktu. İlerlemeye devam etti. Mutfağın kapısına gelince içeri göz gezdirdi. Çaydanlığın altı açıktı. Aspiratör ışığı titriyordu. Hol boyunca ilerledi. Koridorun bitimindeki odadan zayıf bir ışık yayılıyordu; sessizce adımlarını hızlandırdı. Pembe çiçekli, tekli koltukta Maggie’nin kırlaşmış saçları görünüyordu. Bill durdu.
“Maggie?”
Ses gelmedi. Koltuğu çepeçevre sarar gibi yürüdü. Silah tutan kolu artık uyuşmaya başladı. Adımlarını geri atarken gözünü koltuktan ayırmıyordu. Maggi’nin etten yoksun, yamuk ağzını ve boş göz çukurlarını görünce sendeledi. Çaydanlıktan gelen tiz sese arkasını döndüğünde devasa sekiz kollu yaratığın ona doğru hamle yapmasıyla kaykıldı. Silahının namlusunu doğrulttu ve mermi, sekiz gözden en uzak kıyıda olana isabet etti.
Bill, sandalyesinden sıçrayarak uyandığında telefonu acı acı çalıyordu. Ter içindeydi ve bira şişesi yere düştüğünde yankılandı. Eve koşarak girdi. Vestiyerde yanıp sönen ekranda “Felix” yazıyordu.
“Alo?”
“Bill, acil giyin ve çık. Çok tuhaf şeyler oluyor.”
“Sorun ne?”
“Gelmen lazım.”
Telefonu kapattı. Hızlıca lavaboya girip yüzünü yıkadı ama kurulamadı. Akşamdan üstünde kalan gömleğin düğmelerini ilikledi; o kadar acele ediyordu ki düğmeleri yamuk kapatmıştı. Fırlattığı ceketinin cebinden kravatını taktı. Ceketi omzuna geçirirken ağırlık hissetse de önemsemedi. Vestiyerin çekmecesinden şarjöre mermileri dizdi ve kabzaya yerleştirdi. Anahtarını alarak evden çıktı. Etraf polis arabalarının ışıklarıyla aydınlanmıştı.
İri göbeğini önemsemeden koşmaya başladı. 10 ambulans duruyordu. Bir tanesi Maggie’nin evi önündeydi. Rüyasını düşünmemeye çalıştı. Felix, beyaza dönmüş suratıyla dikiliyordu. Bill’in koşarak geldiğini görünce az da olsa rahatladı.
“Neler oluyor?”
“Bilmiyorum.”
“Maggie iyi mi?”
Felix başını sağa sola salladı, evi işaret etti. Bill, çekilen sarı şeritleri hızla iterek eve daldı. Kapının önündeki köpek çaresizce viyaklıyordu. İçerideki polisleri ittirerek adli tıpçıların olduğu odaya daldı. Maggie koltuğunda etten yoksun bedeniyle öylece oturuyordu. Bill’in başından kaynar sular döküldü. Ellerini saçlarına götürdü.
“Kahretsin!”
Felix arkasından içeri girdi. Elleri belindeydi.
“Saat 02:15 sularında telefonlarımız hiç susmadı. 10 ayrı evden ihbar geldi. Kişiler ağızları yamuk, etleri çekilmiş, göz kısımları boş bulundu… Kapılarda zorlama yok ve…”
“Ve Felix?”
“Bu… Bu… Bilmiyorum.”
Bill, kuruyan ağzındaki son tükürüğünü güçlükle yuttu.
“Bunu bir insanın yapmış olamayacağını mı düşünüyorsun?”
Felix gözlerini ayırmadan Bill’e baktı. Cevap vermek yerine sadece başını hafifçe salladı. Bill’in aklına Orrin geldi. Yüzündeki ifade değişti, kapıya doğru hareketlendi; parkeye sıçramış, belli belirsiz ince, siyah izi görmedi.
“Nereye?!”
Bill, cevap vermeden evden çıktı. Tökezlese de koşmaya devam ediyordu. Ciğerleri sıkışmış, göbeği aşağı yukarı sallanmaktan boğazına ilerleyen biranın asidi ağzında acımtırak bir tat bırakmıştı. Amy büyük bir tehlikenin içinde olabilirdi. Orrin’e engel olmalıydı.
Amy, Sera’nın başında elini tutarken uyuya kalmıştı. Dışarıdaki gürültünün neredeyse farkında değildi. Sersemlemişti. Birkaç kere gözünü açmaya çalışsa da oda sanki dönüyordu. Orrin yatağında zihnine hapsolmuş bir şekilde hareketsiz, derin uykudaydı. Sera ile bir delikten bir deliğe giriyor, iki çocuk giderek beyazlaşıyordu.
Bill, bahçe kapısını ittirerek evin basamaklarında tökezledi ve kapıya bütün gücüyle çarptı. Çarpmanın etkisiyle kendine gelince kapıyı yokladı ve yumruklamaya başladı. Amy derinlerden gelen ses karşısında gözlerini açmadan doğruldu.
Bill olanca gücüyle kapıyı yumruklamaya ve bağırmaya devam ediyordu. Elleri kıpkırmızı olmuş, küçük parmağının derisi yüzülmüştü. 2 adım gerileyip kapıya tekme attı. Kapı hiç esnememişti. Defalarca vurduktan sonra kapı kilidinin tahtaları söküldü ve eve daldı. Amy derin uykusundan uyandığında aşağıdaki sesle kendine geldi. Odadan çıktı.
“Kimsiniz?”
Bill, duyduğu ses karşısında rahatlasa da merdivenlere koştu.
“Amy, benim. Bill. Tehlikede misiniz?”
Amy şaşırdı. Ter içinde kalan, dağınık, baştan aşağı toz içindeki adamı neredeyse tanıyamayacaktı.
“Hayır. Neler oluyor?”
“Orrin nerede?”
“Yatağında…”
Bill, Amy’nin sözünü bitirmesini beklemeden Orrin’in odasına daldı ve hareketsiz yatan çocuğu görünce derin bir nefes aldı. Cebinde bir hareket hissedince irkildi. Elini cebine daldırıp çıkarınca anlam veremedi.
“Gabby! Tanrı aşkına ne işin var cebimde!”
Gabby, Bill’in elinde âdeta çırpınıyordu. Dikenlerini eline batırınca Bill kirpiyi Orrin’in üzerine fırlattı. Gabby, oğlanın artık beyaza dönmüş kolunu ısırınca Orrin bir anda çığlıkla uyandı. Amy şaşkınlıkla çocuğuna baktı.
Ev bir anda titremeye başladı. Duvarlar sallanıyordu. Bill ve Amy birbirlerine sığınmıştı. Gök gürültüsü göğü ikiye yarmış gibiydi. Kıvrımlı, keskin bir şimşek çaktı. Şiddetli bir yağmur aniden boşaldı. Bill şaşkınlıkla bakıyordu. Gabby yataktan inmiş Bill’in ayak ucunda geziniyordu. Onu yerden alıp merdivenlerden hızlıca indi.
Yağmur ay ışığının altında mermi gibi yağıyordu. Dolu etkisi yaratan su toprağı delip geçiyordu. Bill kapının önünde, elinde Gabby ile durmuş nereden geldiği belli olmayan yağmuru izliyordu. Gökyüzünü saran bulut çemberi yoktu. Çatıdan büyük bir ses gelince kapının önüne adım attı. Çivi etkisine dönüşmüş suya aldırmadan gözlerini kısarak bir şey görmeyi umut ediyordu. Birden gözünün içine siyah bir şey damladı.
Parmak ucuyla aldığı şey simsiyah, akışkan bir sıvıydı. Kokusuz ve yapışkandı. Aklına rüyasındaki kurşunun isabet ettiği göz geldi, irkildi. Tekrar şimşek çaktı. Etraf şimşeğin mor ve beyaz tonlarıyla dolduğunda Bill, yerdeki su birikintisinde bir yansıma gördü; başının üstünden hızla geçen bombeli, tüylü bir gövde. Yanından hızla hareket eden sesler duysa da bir şey seçemedi. Gabby elinde yağmura aldırmadan uykuya dalmıştı. Bill’in duyduğu sesler bahçe kapısından sonra kesildi. Yağmur azaldı; sanki uzaklara doğru çekildi. Geride çatırdayan asfalt, birbirine girmiş ambulanslar ve çatıları sökülmüş evler kaldı.
Sera sıçrayarak yatağından uyandı.



