Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Saat 15.11: Tuzlu, Sessiz Radyo

Diego, 22 Mayıs 1960 tarihinde sabahın erken saatlerinde isteksizce uyandı. Boğazı acıyor, bütün vücudu sızlıyordu. Yataktan titreyerek kalktı. Gözlerini ovuşturarak gıcırdayan parkenin üzerine adımlarını attı. Her adımında, ahşaptan ağlamaklı bir ses yükseliyordu.

“Diego?”

“Efendim baba.”

“Neden uyandın oğlum?”

“Ağrım var…”

Carlos, oğlunun sallanarak yürüyüşünü görünce elindeki zıpkını bir kenara bıraktı. Dizlerinin üstüne çöktü; bir elini oğlunun alnına, diğerini de kendi alnına dayadı. Çocuğun ateşi vardı. Eşini uyandırmadan onu kucağına alıp doğruca tuvalete götürdü. 

“Şimdi sessiz ol Diego. Anneni uyandırmayalım.”

Diego başını salladı. Carlos, oğluna kollarını yukarı kaldırması için işaret verdi. Zavallı çocuk gözlerini yarım açabiliyordu. Carlos, üstündeki ince pamuklu uzun kolluyu, eşofmanını ve donunu çıkardı. Suyun ısısını kontrol etti. 

“Su biraz soğuk olacak, dayanabilir misin? Sen cesur bir çocuksun.”

Diego isteksizce başını salladı.Su vücuduna değdiği anda çenesi kasıldı; omuzlarına soğuk demir değmiş gibi büzüldü. Carlos, oğlunun sessizce döktüğü gözyaşlarını üzüntüyle izledi. Koltuk altlarına ve diz kapaklarının arkasına bol bol su tuttu. Kovadaki su bitmek üzereyken eğrileşmiş tahta askıdaki havluya uzandı. Onu tam kurulamadan yeniden yatağına götürdü. 

“Burada bekle. Mutfakta biraz balık yağı olacaktı.”

Carlos, odadan sessiz ama hızlı adımlarla çıktı, merdivenleri temkinli bir şekilde indi. Tezgâhtan bozma ahşap çıkıntının üzerinde duran balık yağını ve kaşığı alıp yukarı çıktı. Diego, yatağında öylece oturuyordu; boynu büküktü. Carlos kaşığa biraz balık yağı ekleyip Diego’ya uzattı.

“Hadi, iç bakalım.”

Diego, kızarmış gözleri ve sarıya dönmüş yüzüyle zorla ağzını açtı. Acımtırak tat ağzında dağıldı. Kurumuş dudakları biraz olsun nemlendi. 

“Diego, benim balığa çıkmam gerekiyor. Kötü olursan annene seslen olur mu?”

Çocuk, babasına dolu dolu gözlerle baktı. Babası balığa gitmezse akşam yemeğini zor buluyorlardı. Bunu bildiğinden ses etmedi; sadece başını salladı. Yatağının kılıfını sıkı sıkı tuttu. Carlos, oğlunun olgunluğuna buruk bir şekilde gülümsedi, eğilip alnına bir öpücük kondurdu. Ateşi biraz olsun düşmüştü. Ensesine kolunu koyup yatağına yatırdı. Dolaptan ince, yarısı delinmiş bir pike çıkardı ve üzerini örttü.

“Ateşin böyle daha kolay düşer.”

Çocuğun saçlarını okşayıp odadan çıktı. Merdivenleri hızla inip köşeleri tuzdan sertleşmiş ernek çantasını ve zıpkınını alarak evden ayrıldı. 

Diego, ahşap tavanı izliyordu. Tahtaların arasında minik bir böcek geziyordu. Sıcaklığı biraz düşse de karın ağrısı pek geçmemişti. Annesi bütün gün bahçe işiyle uğraştığından onu uyandırmak istemiyordu. Güçlükle sağına döndü. Koca okyanusa baktı. Maviliğin üstünde gezen nokta gibi beyaz kuşlara, karpuzu andıran kayıklara baktı. İç çekip gözlerini kapattı. 

Silvia, öğlene doğru saat 12.00’de uyandı. Ilık esintili bir hava vardı. Rüzgâr incelmiş perdeleri dalgalandırıyordu. Kollarını esneterek yatağından kalktı. Pamuklu, çiçekli elbisesini sandalyeden alıp üzerine geçirdi. Evin içine doluşmuş tuz kokusunu içine çekti. Carlos’un balık için evden erken ayrıldığını fark etti. 

Odadan çıkıp karşı odada yatan oğlunun yanına gitti. Diego erken saatlerde uyanıp hemen radyoyu açardı. Her gün yaptığı bu davranış bugün tekrarlanmamıştı. Yan dönük yatan çocuğun yatağına oturdu. Bir elini omzunun üstüne koydu.

“Diego? Uyanık mısın?”

Cılız, belli belirsiz bir ses geldi. Silvia heyecanlanıp çocuğu kendine doğru çevirdi. Kuru dudaklar ve sararmış bir yüzle karşılaşınca yerinden fırladı. Mutfağa neredeyse koşar adımlarla indi. Kapağı açık bırakılmış balık yağı şişesine ve yapışkan kaşığa baktı. 

“Carlos, ona balık yağı içirmiş. Ama o bozulmuştu!”

Şişeyi lavaboya fırlattı; bir bardak su alıp ne yapacağını bilemeden merdivenlere yöneldi. Suyun bir kısmı basamaklara damladı, yuvarlak halkalar büyüdü. Çocuğunun odasına koşarak girdi ve Diego’yu sarsmaya başladı.

“Diego! Beni duyuyor musun? Kusman lazım!”

Diego, sarsıntıların etkisiyle güçlükle gözlerini açtı. Annesi ve oda dönüyordu. 

Silvia, çocuğu kaptığı gibi tuvalete götürdü, yere oturttu. İçi boş su kovasını alıp çocuğun önüne koydu. Giderek kayan Diego’yu tuttu. Çenesini açıp iki parmağını boğazına doğru soktu. Diego, dilinde gezen parmaklara daha fazla dayanamayarak midesindeki azıcık balık yağını ve tükürüklerini kovaya çıkarttı. Silvia bir yandan sırtına vuruyor, bir yandan da çocuğunu tutmaya çalışıyordu. İkisi de ter içindeydi. 

Çocuğunu bu hâlde evde tek bırakamayan Silvia, Diego’yu tekrar yıkadı. Çocuğun artık takati bitmişti; halüsinasyonları başlamıştı. Okyanusun kıyıya vuran küçük dalgalarının ninnisiyle kendinden geçmişti.

Silvia, Diego’yu yatağına yatırdı. Sadece donunu giydirdi, üzerine ince pikeyi örttü. Dudakları renksizleşmiş, bedeni iyice hareketsizleşmiş çocuğuna üzüntüyle baktı. Odasındaki pencereyi sonuna kadar açtı. Herkes dışarıdaydı. Kendisinin de tarlaya gitmesi gerekiyordu ama oğlunu yalnız bırakamazdı. Bir günlük yevmiyeyi alamayacak olmasına içerledi; sonra bu düşünceden utandı. Evde bulabileceği malzemelerden çorba yapmayı düşündü. Merdivenlere yöneldi.

Salondaki radyoyu mutfağa götürdü. Haberleri dinleyerek elindeki malzemelere göz attı. 

Diego, rüyasında dağların pencereyi kapladığını gördü. Karanlık tüm odasını sarmış, ağaçlar penceresine dayanmıştı. Cam dayanamayıp kırıldığında kollarıyla yüzünü kapattı. Kolunda acı hissetmeyi beklerken kaygan bir şey çarptı. Titrek kollarını indirdiğinde yatağında balıkların çırpındığını gördü. Midyeler odasında dans ediyordu. Yalnızca dolabın köşesine sinmiş ahtapot kızgın suratıyla ona bakıyor, delikli kollarını uzatıp Diego’yu kendine çekmeye çalışıyordu. 

Ter içinde sıçrayarak uyandığında evde ağır bir koku vardı. Sabahki ağrısından eser yoktu. Kötü kokudan burnunu tıkayarak yataktan fırladı, merdivenlere koştu.

“Anne! Anne iyileştim.”

Silvia, eğri boynuyla çocuğuna döndü. Yüzü solgun, gözleri sulanmıştı. Çiçekli elbisesinin rengi atmış, kollarında minik minik kızarıklıklar vardı. Diego annesine kaygıyla baktı.

“Anne iyi misin?”

Silvia sadece gözlerini kırparak cevap verdi. Eliyle masaya oturmasını işaret etti. Diego, başını eğip sandalyeye oturdu. Mindersiz sandalyenin çıkıntıları etine batsa da ses etmedi. Kalkık kaşlarıyla annesini izliyordu. 

Silvia, evdeki malzemelerden yaptığı karışık çorbayı kâseye doldurdu. Hareket ettikçe vücudundan gıcırtılı sesler geliyordu; önce ses, sonra hareket. Boynunu hareket ettirmeden kâseyi Diego’nun önüne koydu. Kendine de çorbadan kalan son bir iki kaşığı ayırdı. Yuvarlak masaya tabağını yerleştirip sandalyeye oturdu. Boynunu düzeltmeye çalışsa da başaramadı. Sol elinin parmak uçlarını boynunda gezdirdiğinde derin bir acı hissetti; yüzü buruştu.

Diego çorbadan bir kaşık aldı, ağzına götürdü. Dişine sert bir cisim çarpınca tiksinerek tabağına tükürdü. Kaşığı çorbaya daldırıp karıştırdı. Ağzının içine gelen şey taştı. Çorbayı biraz daha karıştırınca kâsenin içinde yosun, tahta ve balık kuyruğu gördü. 

“Diego… özür dilerim…”

Silvia’nın sesi boğazından hırıltılı çıkınca Diego irkilip annesine baktı. Karşısında dün gördüğü anneden farklı biri vardı. Boynuyla omzu arasında belirginleşen morluğu görünce tükürdüğü için utanç duydu. Sandalyeden kalkıp annesine sarıldı.

“Anne ben özür dilerim.”

“Neden… böyle oldu… bilmiyorum.”

“Sorun değil anne. Zaten aç değildim.”

Diego, annesinin saçları arasındaki tozları, kıymık parçalarını ve yosunları yavaşça aldı. Annesinin tarlada kendisini çok zorladığını düşündü. Başını yana çevirince okyanusun olmadığını gördü. 

“Anne! Okyanus yok!”

“Akşam… olduğu için… görmemişsindir…”

Diego annesinin cümlesine anlam veremedi. Akşam olduğunda bile orada duran sonsuz su kütlesi bir yere gitmezdi. Gidemezdi. Dalgalandığında kendi bildiği şarkıları söylerdi. Burnuna rutubet kokusu tekrar dolunca yüzünü buruşturdu. Annesinden uzaklaşıp masadaki kâsesini aldı. Tezgâhın üstüne bıraktı. 

“Anne yemeyeceğim. Babam ne zaman gelecek?”

“Bilmiyorum…”

Diego kaşlarını çattı. Radyodan bir anda cızırtılı bir ses yükseldi. Sanki su kaçırmış gibi konuşan kişinin sesi boğuk boğuk duyuluyordu. Diego kulaklarını tıkadı, mutfaktan koşarak çıktı. 

Merdivenlere adım attığında ahşabın yumuşadığını gördü. Gıcırtılı ses çıkaran basamaklar esniyordu. Üzerindeki rahatsız edici kıymıklar ortadan kaybolmuştu. Merdiven korkuluğuna tutunan Diego, attığı her adımda “şıp” sesini duyuyordu. Dudaklarını dişleyen çocuk, anlam veremediği gün için ağlamaklı bir hâle bürünmüştü. Nefesini tutup merdivenleri hızla çıktı ve odasına girdi. 

Odasındaki duvarlar âdeta dalgalanıyordu. Yakamozlar bir yandan parlıyor, bir yandan da Diego’ya göz kırpıyordu. Odası okyanusun altına benzemişti. Suya daldığında gördüğü bulanık görüntüyü andırıyordu. Dolabının köşesinden gelen tıkırtı sesiyle irkildi. Camla arasında kalan boş yerde bir gölge hareket ediyordu. 

Ayaklarını sürüyerek gitti. Cama baktığında gördüğü tek şey karanlıktı. Başını çevirdiğinde duvarın bir ileri bir geri gittiğini gördü. Üstünde ne bir parıltı ne de bir aydınlık vardı. Duvar ıslanmaya başladı. Nem arttıkça ortasındaki tahtalar eridi. Boşluk büyüdü; tahtalar duvarın içine doğru süzülmeye başladı. Önce sarı göz belirdi. Diego nefesini tutmuş izliyordu. Kalbi kulaklarında atarken eğilmiş karanlık bir baş gördü.

“Diego! Ona… bakma!”

Annesi gözlerinden akan yaşlarla kapıda dikiliyordu. Diego, bir ortası delik duvara bir de annesine bakıyordu. Duvardaki görüntünün başı bir anda dikleşti. Karanlığın içindeki ağızdan delikli kollar çıkıp Diego’yu tutup kendine çekti. Diego’nun çırpınmaya vakti yoktu. Burnunu kapatan kollara değdiği anda kendini normale dönmüş odasında buldu. 

Yatağında hareketsizce yatıyordu. Güneş tam tepede ortalığı aydınlatıyordu. Etraftaki kalabalık insan sesleri odanın içine dolmuştu. Gözünü duvardaki saate çevirdi. Saat 15.11’de ev olanca gücüyle sallanmaya başladı. Diego, uyanmadığını gördü. Gözünü kapıya çevirdi; kimse gelmiyordu. 

Tavan üzerine çöktü. Tahtalar vücudunu delip geçmişti. Yatağının dayandığı duvar zikzaklar çizerek kırıldı ve etraf taş ve tahta tozundan bir buluta döndü. Annesinin dışarıdan gelen çığlıkları yağan tozu kaldıracak kadar güçlüydü.

“Diego! Oğlum!”

Diego bu görüntüyü gözyaşlarıyla izledi. Onu arkadan saran kollar hâlâ sıkı olsa da biraz olsun gevşemişti. Delikli kollardan biri incelerek parmağa dönüşmüş, Diego’nun gözünden akan yaşları nazikçe silmişti.

“Bekle,” diye fısıldadı hırıltılı ses. 

Yaklaşık on dakika sonra sallantı kesilmişti. Son kalan ahşaplar birer birer tuza dönüşmüş yığının üstüne düşüyordu. Annesi kalan parçaları aşarak oğluna ulaşmaya çalışıyordu. Nasırlı ellerini kepçe gibi kullanıp kendine yol açmaya çalışıyordu. Diego, seslenmek için ağzını açtığında konuşamadığını fark etti. Annesine uzanmaya çalışıyor, eli ahşaba değmeden yok oluyordu. Tek yapabildiği şey ağlamaktı. 

Ahtapot, Diego’yu serbest bıraktı. Oğlan öne doğru kaykıldı, sonra pencere pervazına dokundu. Gözlerini cama diktiğinde duvara dönüşmüş dev okyanusu gördü. Annesi çocuğuna ulaşmaya çalışırken, aşağı düşmek üzere olan son taş parçası omzuyla boynu arasına düştü. Silvia, boynunun acısıyla yüzüstü yere kapaklandı. Başını oynatmaya çalıştığında çatırtı sesiyle son kez “Diego!” diyebildi.

Diego, annesinin yanına oturup tozlu saçlarını okşarken cama baktı. Okyanus geri gelmişti; ama bu kez bildiği şarkıları söylemiyor, takla atan balıkları ve kayıkları önüne katıp eve ilerliyordu. 

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Büşra Ayülkü
Büşra Ayülkü
1994, İsviçre/Zofingen doğumlu. Sanat Tarihçi, şair. Son bir yıldır, kendisini yeni yetme yazar olarak tanıtıyor. “Hüzün Boncukları” adında şiir kitabı var. “Gaf Ola Beri Gele”, “İs” kolektif kitaplarında öyküleri yayımlandı. Çeşitli dergilerde şiir, deneme ve öykülerim yayımlandı. İş hayatı, okul ve özel hayatında tutunamayanların başında geldiğini iddia ediyor :)

POPÜLER YAZILAR