Bahtiyar’ın adı Bahtiyar’dı.

Annesi onu ilk kez kucağına alırken, “Bahtı güzel olsun,” demişti. Annesinin niyeti elbette iyiydi. Kader ise “Adres biraz karışmış, kusura bakmayın,” demişti.

Bahtiyar küçük bir kasabada, denize uzak, yamacın başındaki eski evlerden birinde doğdu. Babası taş ustasıydı. Bahtiyar yürümeyi öğrenmeden elini taşa sürer, iki taşı birbirine vurup çıkan sesleri dinlerdi. Annesi bu duruma, “Çocuk müzisyen olacak galiba,” derdi. Babası ise “Yok, bu çocuk taş gibi olacak,” diye cevap veriyordu.

Bahtiyar, büyüdüğünde baba mesleğini öğrendi. Taştan duvarlar örüyor; çeşme, mezarlık taşı yontuyordu. Evlerin kırılan merdiven basamaklarını onarırdı. Kasabada neredeyse her taş onun elinden geçmişti. Yaşlı teyzeler bazen para verir, bazen börek getirir, bazen de “Bahtiyar, şu duvara bir bakıver,” derlerdi. Bahtiyar duvarın karşısına geçer, ellerini beline koyar, uzun uzun bakardı. Dışarıdan, onu gören biri duvarla konuştuğunu sanıyordu.

Kasabada ona şaka yollu,

“Duvarın derdinden anlayan tek kadın,” derlerdi.

Bu unvan kulağa çok görkemli gelmiyordu ama iş garantisi sağlıyordu Bahtiyar’ a. Bir gün çeşme başında uzun boylu, kalem bıyıklı genç bir delikanlı ile  karşılaştı.

Adı Malik’ti.

Bahtiyar o gün çeşmeye gerçekten su almaya gitmişti. Elindeki bakır tası doldurdu, başını kaldırdı ve Malik’le göz göze geldi. O anda cebindeki küçük çekici ayağına düşürdü. Canı çok yandı. Ama belli etmedi. Çünkü taş ustalarının görünmeyen bazı kuralları vardı: Acıyı belli etme. Taşa belli etme. Hele hoşlandığın adama hiç belli etme.

Malik gülümsedi.

“Kolay gelsin.”

Bahtiyar,

“Sağ ol,” demek istedi.

Fakat heyecandan ağzından,

“Sen de…” çıktı.

Malik bekledi.

Bahtiyar cümlenin devamını bulmaya çalışırken ağzından, “Sen de… suyu doldur,” çıktı.

Malik birkaç saniye ona baktı. Sonra gülmeye başladı. Bahtiyar ilk defa kalbinde kelebeklerin uçuştuğunu hissetti. Gerçi ayağı hâlâ zonkluyordu. Demek aşk hem kelebekli hem çekişli bir şey, diye düşündü. Sonraki günlerde Bahtiyar ne zaman çeşmeye gitse Malik de orada oluyordu. Bir süre sonra Bahtiyar’ın aslında çeşmede hiçbir işi kalmamıştı. Tamir edilecek taş yoktu. Çeşmenin kenarı sapasağlamdı. Ama Bahtiyar elinde çekiçle her gün çeşmenin başına gidiyordu. Orada su dolduran kadınlar durumu kısa sürede anladı.

“Malik kızın peşinde,” dedi biri.

 Diğeri başını salladı.

“Yok canım. Bahtiyar taşın peşinde.”

“Ne taşı?”

“Elinde çekiç var ama aklı başka yerde.”

Kasabada bir dedikodunun bir evden diğerine ulaşması için ne posta arabasına ne de telefona ihtiyaç vardı. İki komşu kadın yeterliydi. Çok geçmeden mesele Bahtiyar’ın ailesine kadar ulaştı. O günlerde babasının işi sebebiyle aile başka bir kasabaya taşınmaya karar verdi. Bahtiyar’ın yüzü düştü.

Babası, kızının ifadesinde bir şeylerin ters gittiğini hemen fark etti.

“Ne oldu?”

“Bir şey yok.”

“Taşa mı kızdın?”

“Yok.”

“Çekiç mi kırıldı?”

“Yok.”

Babası, düşündü.

“Evlenmek mi istiyorsun?”

Bahtiyar suskundu.

“Demek mesele taş değilmiş,” dedi babası.

Malik, Bahtiyar’ın gideceği gün konuşmaya karar verdi. Günlerdir kafasında güzel cümlelerle prova yaptı.

“Sen gidince kasaba bana dar gelecek.”

“Gözlerin aklımdan çıkmayacak.”

“Seni bekleyeceğim.”

Konuşurken heyecandan, “Yolun açık olsun,” diyebildi.

Bahtiyar’ ın duymak istediği cümle bu değildi. Gülümseyerek, “Senin de,” dedi.

Ailesiyle birlikte Kasabanın çıkışına geldiklerinde Bahtiyar arabadan inip yol kenarındaki büyük, düz bir taşın yanına gitti. Taşın yüzeyi pürüzsüzdü. Ortasında ince bir çatlak vardı. Elini taşın üzerine koydu. “Sen burada kalıyorsun,” dedi. Taş cevap vermedi. Cebinden küçük keskisini çıkardı. Taşın üzerine yalnızca bir harf kazıdı. M

Kasaba halkı yıllarca bunun “meydan” okuma kelimesinin baş harfi olduğunu düşündüler.

Kasabanın girişindeki sıradan olan o taş, aslında Bahtiyar’ın yazdığı tek harflik aşk mektubuydu.

Bahtiyar yeni kasabada hayatına devam ederken geceli gündüzlü çok çalıştı. Taş yonttu. Duvar ördü. Çeşmeler yaptı. Ama Malik’i unutmadı.

İlk yıl umutluydu.

İkinci yıl sabırlıydı.

Üçüncü yıl gururluydu.

Beşinci yıl hâlâ,

“Belki gelir,” diyordu.

Onuncu yıl çevresindekiler artık bu konuda konuşmamaya başlamıştı.

On beşinci yıl bir arkadaşı dayanamadı.

“Bahtiyar, Malik artık gelmez.”

Bahtiyar çayından bir yudum içti.

“Yol uzun.”

“İki kasabanın arası üç saat var.”

Bahtiyar kalbinin sesine kulak verirken, taş gibi inadıyla düşünmeye devam etti.

Yıllar geçerken mesleğinde iyice ustalaştı. Ama Bahtiyar’ın en kıymetli işi kilometrelerce ötede, eski kasabasının girişinde duran tek harflik taştı. İşi gereği eski kasabaya gittiği zaman önce o taşın yanına oturur. Elini M harfinin üzerine koyarak, “Sen de yaşlandın,” dedi.

Bir sonbahar günü Bahtiyar yine eski kasabasına işi gereği döndü. Kasabanın girişine yaklaştığında taşın yanında saçlarına ak düşmüş bir adam gördü. Bahtiyar adamı görünce olduğu yerde durdu. Geri çekilerek uzaktan izlemeye başladı. O adam Malik’ti.

Eğilmiş, taşın üzerindeki M harfine baktı. Elini taşın üzerine koyarken, uzaktan olup biteni anlamaya çalışan Bahtiyar ile göz göze geldi.

Malik, el hareketiyle, “Bunu sen mi yaptın?” der gibiydi.

Bahtiyar, göz kapakçıklarını açıp kapatarak, “Evet,” demek istedi.

Malik, Bahtiyar kasabadan ayrıldıktan kısa bir süre sonunda kasabayı terk ettiği, daha sonra hayatının savrulduğunu ayak üstü anlatırken, Bahtiyar sessizce dinledi. 

Akşam güneşi tepelerin arkasına inerken Bahtiyar başını Malik’in omzuna yasladı. Yıllardır beklediği anın bu kadar sessiz olacağını hiç düşünmemişti. Ne davul vardı ne düğün ne de kalabalık. Sadece yan yana oturan iki yaşlı insan ve aralarında yıllardır sır saklayan bir taş duruyordu.

Ertesi sabah, kasabada ikisini yine taşın yanında görünce kahvedeki fısıldaşmalar, kısa süre içinde tüm kasaba halkına yayıldı.

“Bahtiyar’ın bahtı sonunda açıldı,” hemen ardından, “ama biraz geç açıldı.”

Bir başkası taşa bakıp,

“Taşın da hakkını vermek lazım. Onca yıl sır saklamış,” dedi.

Bir süre sonra kasabalılar o taşa, “Bahtiyar’ın Taşı,” demeye başladılar.

Yıllar sonra Bahtiyar öldüğünde, vasiyeti üzerine Malik mezarının başına küçük bir taş koydu.Taşın üzerine tek bir harf  “B” kazıdı.

O günden sonra kasabanın girişinde bulunan iki taş, güneş doğduğunda daha sıcak, akşam olduğunda biraz daha sessizdi.

Bu yazı sana ne hissettirdi?