Dolapta eksik, ama hâlâ biri parlıyor.
Orta Çarşı’nın en dar sokağında, birbirinin ışığını kesmeyen eski Rum evleri sıralanırdı. Evler yıllar önce yapılmıştı ama birbirlerine hâlâ saygı duyuyorlardı. Birinin penceresi diğerinin manzarasına girmez, birinin gölgesi ötekinin güneşini çalmazdı.
Sokağın köşesindeki üç katlı ev ise uzun yıllar terk edilmişti. Tahta kepenkleri çürümüş, duvarlarındaki kireç dökülmüş, balkon demirleri pas tutmuştu.
Bir gün iş makineleri geldi. Aylar süren çalışmalar başladı. Ev yeniden restore edildi. Üst katları otele dönüştürüldü. Turistler fotoğraf çekiyor, işletmeciler başarı hikâyeleri anlatıyordu.
Herkes mutluydu. Bir tek köşedeki kunduracı değildi. Dışarıdan bakınca dükkânının kararan vitrini bunu söylüyordu. Kunduracı Sadık Usta’nın dükkânı otelin altında kalmıştı. Eskiden sabah güneşi doğrudan vitrinin içine vururken şimdi, otelin yeni yapılan ahşap çıkmaları ışığı kesiyordu.
Sadık Usta bir gün belediyeye itiraz etmişti; “Bu sokakta hiçbir ev diğerinin ışığını kapatmaz,” demişti.
Kimse onu dinlememişti. “Turizm gelişiyor usta,” demişlerdi.
O da bu konuyu bir daha açmadı. Dükkânın içindeki karanlık beni ürkütüyordu. İçeri girmeye hiç cesaret edemiyordum. Kapının önünde durur, vitrindeki ayakkabılara bakar ve yoluma devam ederdim. Bir gün örsün üzerinde duran pembe ayakkabıyı gördüm. Tekti. Eşi yoktu. Ertesi hafta yine oradaydı. Aylar sonra da… yıllar sonra da… Pembe ayakkabı, dükkânın değişmeyen tek eşyası gibi duruyordu.
Bir sonbahar günü, kunduracının karşısındaki pastanede otururken yaşlı bir adam yanıma yaklaştı. “Gözün yine kunduracının dükkânında,” dedi.
Gülümsedim. “Pembe ayakkabıyı merak ediyorum.”
Adam başını salladı. “Herkes merak eder.” Bir süre sustu. “Onu kızı için yapıyordu.” Elimdeki kahve fincanının buharı yüzüme vuruyordu. Yakıyordu… “Bayram sabahı giyecekti.” Sözlerinin devamı ağırlaştı. Kızı vefat ettikten sonra ayakkabı yarım kaldı. Yıllar geçti ama hâlâ tamamlamıyor.”
“Neden?” diye sordum.
Yaşlı adam başını kunduracının dükkânına çevirdi. Ama bana cevap vermedi.
O günden sonra dükkânın önünden geçerken daha yavaş yürümeye başladım. Her seferinde göz ucuyla Sadık Usta’yı izliyordum. Bazen pembe ayakkabıyı eline alıyor, derisini okşuyor ve sessizce yerine bırakıyordu.
Bir gün cesaretimi toplayıp kapıyı açtım ve içeri girdim. Deri kokusu yüzüme çarptı. Sadık Usta başını kaldırdı. İlk kez göz göze geldik.
“Bana bir çift ayakkabı diker misiniz?” dedim.
Gülümsedi. “Numaran kaç?”
Ayak ölçümü aldı, kalıp çıkardı. Konuşurken gözüm yine pembe ayakkabıya kaydı. Usta bakışımı fark etti; konuşmasına devam etti.
“Kızım içindi,” dedi.
Başımı öne eğerek; “Üzgünüm,” dedim.
“Ben de öyle,” diye cevap verdi. Sonra beklemediğim bir şey söyledi. “Aslında ayakkabı yarım değil.”
Şaşırdım. Aceleyle dükkândan çıktım. İki hafta sonra siparişimi almaya gidecektim. Gidemedim. Günler, aylar geçti. Bir sabah o pembe ayakkabı aklıma geldi. Dükkâna gittim. Kapalıydı. Ertesi gün de. Yan esnafa sordum. Sadık Usta’nın öldüğünü duyduğumda ayaklarımın bağı çözüldü. Kalbimin içinde bir boşluk oluştu. Olduğum yerde kalakaldım.
Birkaç gün sonra dükkân boşaltılmaya başlandı. İçeri girdim. Raflar sökülüyor, kalıplar kutulanıyordu. Örs hâlâ yerindeydi. Pembe ayakkabı ise hâlâ oradaydı. Masanın üzerinde duran ayakkabıyı ilk kez elime aldım. İç kısmında katlanmış, sararmış bir kâğıt vardı. Açtım.
“Kızım, diğerini geldiğinde birlikte yapacağız.”
Olduğum yerde donup kaldım. Adım atmak istedim ama atamadım. Nefes almak istedim ama alamadım. Dükkân döndü, dünya döndü, ama ben dönmüyordum. Sadık Usta ne demişti? “Aslında ayakkabı yarım değil.” Şimdi anlıyordum. Yarım değildi. Tamamlanmamıştı. Tamamlanacaktı. Birlikte. Kızıyla. Bir gün. Her gün. Her sabah. Her bayram. Ama kızı gelmemişti. Ve o, beklemeye devam etmişti. Bir süre sonra dükkândan çıktım. Sokak sessizdi.
Köşeyi dönerken son kez geriye baktım. Otelin pencerelerinden sızan ışıklar geceyi ince ince deliyordu. Turistler sokakta telaşsız, sanki zaman onlara biraz daha cömert davranmış gibi, gülerek dolaşıyordu. Birinin elinde büyük bavul, bir başkasının elinde sadece el çantası bulunuyordu. Kaldırımdaki ayak sesleri birbirine karışıyor, farklı diller aynı gecenin içinde tek bir uğultuya dönüşüyordu. Ve şehir, bütün bu kalabalığın ortasında hiç şaşırmadan, sanki her şey planlıymış gibi susuyordu. Ama bu sessizlik planlı değildi.
Belki dükkân yıkılacaktı. Belki bir kafe olacaktı. Sadece kunduracının duruşu kalacaktı. Taşlara işlenmiş, sokağın hafızasına kazınmıştı. Yarın buradan geçen biri hissetmeyecekti. Ama ben hissedecektim.



