Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Sessiz Çarşı

Rüzgârın eski hikâyeleri fısıldayarak geçtiği kızıl çöl yolunun kenarında, kuma yarı gömülmüş bir han vardı. Zamanla yarı han, yarı çarşıya dönüşmüştü. İnsanlar buraya Sessiz Çarşı derdi. Çünkü orada hiçbir eşya yalnızca eşya değildi; her biri bir zamanlar birinin gecesine sızmış, birinin sabahını değiştirmişti.

Gündüzleri kumun sessizliği her şeyi örtüyor gibi görünürdü. Ama gece olduğunda çarşı başka bir dile geçerdi. Bakır tasların içinden unutulmuş şarkılar yükselir, yıpranmış aynaların yüzeyinde yarım kalmış yüzler belirirdi. Rafların arasından geçen gölgeler, sanki bir hatıranın ucundan tutup geri çekiliyormuş gibi kaybolurdu. Mucip’in ne zaman geldiğini, ne zaman gittiğini ise kimse bilmezdi. O bir yerde durmazdı; sanki varlığı mekânı değil, anlamı değiştirirdi.

Bir gün bakırcının dükkânında yıllardır kullanılmayan bir çaydanlık sesi duyuldu. Ses, önce çok uzak bir yerden gelir gibi zayıftı. Sonra  giderek yükseldi. Tam o sırada Mucip içeri girdi. Rafların arasından geçti, gelen sesi dinledi. Küçük deri keselerinden birini açtı. Çaydanlıktan yükselen ses bir anda kesildi. “Bu senin değil,” dedi Mucip, sakin bir sesle. Bakırcı ne olduğunu anlamaya çalışırken Mucip dükkândan çıktı. O andan sonra çarşıda insanlar onu bir insan gibi değil, bir eksiklik gibi hatırlamaya başladı.

Çarşının, arka tarafında yer alan kumaş dükkânında çalışan Nergis ise çöl sıcağında bile alnından düşmeyen kıvırcık saçlarıyla sürekli bir şeyleri tamir etmeye çalışan sabırsız bir kadındı. Kırık sandalyeleri bağlar, eski lambaları yeniden yakar, çatlamış seramikleri bile dikmeye çalışırdı. Nergis’in en büyük zaafı ise meraktı. Bu yüzden Sessiz Çarşı’da kalmayı seçmişti. Çünkü burada her şeyin bir açıklaması vardı, ama hiçbir şeyin kesin cevabı yoktu.

Bir akşamüstü Mucip, çarşının içine yürüdü ve Nergis’in tezgâhına çatlamış bir ayna bıraktı. “Bunu tamir eder misin?” Ayna ilk bakışta sıradan bir kırık cam parçası gibiydi. Ama Nergis eline aldığında içinden bir ses yükseldi. Önce çok uzak gelen,  bir çocuğun kahkahası… Ardından deniz kıyısında kaybolan bir ağlama… Nergis, elinden aynayı bıraktı.

“Bu normal değil,” dedi. Mucip yalnızca gülümsedi. “Normal olanın burada işi yok,” dedi. O gece Nergis aynayı dükkânda bırakamadı. Kepenklerin arasından süzülen ay ışığı, çatlakların üzerinde ince damarlar gibi dolaşıyordu. Merak, korkusundan ağır bastı. Aynaya yeniden dokundu. Önce kendi yüzünü gördü. Sonra görüntü dağıldı. Bir anda çocukluğu gözünün önünden film şeridi gibi geçmeye başladı. Portakal ağaçlarının altında koştuğu sabahlar… Babasının elinde tuttuğu bir portakal… Rüzgârın saçlarına dolandığı yaz akşamları… Görüntü değişti.

Küçük evlerinin loş odası, annesi yatağın kenarında oturmuş yarım kalan bir masalı anlatırken çoğu zaman masalın ortasında uyuyakalıyordu. “Sonra ne olmuş?” diye soran kendi sesini duydu. Annesi gözlerini yarım açıp, “Prenses yarın devam eder…” demişti. Ertesi gün çarşının ortasına kimin bıraktığı belli olmayan eski bir sandık duruyordu. Sandığın üzerinde “İçine bırakılan hiçbir şey kaybolmaz,” yazıyordu.

İlk gün kimse yaklaşmadı sandığa. Ertesi gün yaşlı bir adam geldi. Yıllardır açamadığı bir kapının anahtarını bıraktı. Sonra genç bir kadın, söyleyemediği bir cümleyi… Ardından bir çocuk, kırık bir oyuncağını bıraktı sandığa. Sandık doldukça çarşı hafifliyordu. Gece olduğunda sandık kendi kendine açıldı. İçinden yukarı doğru ince kum taneleri yükseldi; o anda çarşıdaki fenerler birer birer sönerken etrafta insan sesleri yankılanıyordu. Kimi ağladı, kimi güldü, kimi kaçtı. Sandıktan yükselen kum ise hiç durmadan çoğalıyordu. 

O gece Nergis, çarşının arka tarafında Mucip’i tek başına otururken buldu. Adam bir duvarın dibinde oturuyordu. Yorgundu. “Bunu neden yapıyorsun?” diye sordu Nergis. Uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra Mucip, “Çünkü bir zamanlar ben de hiçbir şeyi bırakamıyordum,” dedi. İlk kez gözleri doldu Mucip’in.

Ertesi gün, Nergis elindeki çatlak aynayı Mucip’e uzattı. “Tamir edemedim.” Mucip aynayı aldı. Çatlakların arasından sızan ışık yüzünü okşarken hafifçe gülümsedi. “Belki de tamir edilmesi gerekmiyordur,” dedi. O an çöl rüzgârı çarşının içinden geçti. Bakır lambalar sallandı, kumaşlar dalgalandı. Sessiz Çarşı ilk kez sessiz değildi.

Melek Yenigün
Melek Yenigün
1964 Ünye doğumluyum. Hani hep derler ya! Hayatını sonuna kadar yaşa. Kendin için kişisel farkındalık yarat. Pandemi sürecinde evde kaldığım zaman bilgi ve birimlerimi güncelleyerek, online Yaşam koçu, yaratıcı yazar, masal terapisi eğitimleri aldım. İlk kaleme aldığım “Kurnaz Karga ve Köpek Masalı” ile yazarlık serüvenim başladı. Yazmak başlı başına cesaret isteyen bir iş. Yazar olmak ile ilgili aslında hiç hayal kurmadım. Ta ki ilk eserim “Aşk Kapıya Gelirse! Aç kapıyı” yayınlanana kadar. İkinci eserim “Bir Gelinin Güncesi, Leyla'nın Sırlı Dünyası” kitabım yayınlandıktan sonra heybemin dolu olduğunu fark ettim. Kaleme almak istediğim çok hikayelerimi var. Okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

POPÜLER YAZILAR