Dili olsa da konuşsa şu taşların, diye geçirirken içinden, bir yandan da elleriyle o kadim taş duvarları okşuyordu hayranlıkla. Çok uzun zamandır hayal ediyordu bu eski topraklara gelmeyi, köklerine dönmeyi. Onu engelleyen neydi pek emin olmamakla birlikte, henüz hazır olmadığını düşünüyordu her defasında. 

Bahçesinde kocaman bir kavak ağacı olan o sıcacık sarısıyla iki katlı eski evi ilk gördüğünde içinde mutluluk hissetmedi tabii ki. Kocaman bir boşlukla birlikte bir hüzün hâkim oldu yüreğine. Zaten başka ne beklenebilirdi ki hayatta hiçbir zaman mutluluktan yana olmayan birinden. Her şeyin olumsuz yanını bulurdu illa. Hüzün insanıydı o, hazanı severdi, eylülü beklerdi hep. Şimdi dibinde dolaşıyordu işte yıllardır hayal ettiği o evin, rüzgârı okşuyordu tenini o merak ettiği yerlerin. 

Soba üstündeki portakal kabuklarının kokusu geldi bir de burnuna birden. O an göz pınarlarının sulandığını fark etti. Neyse ki çabuk toparladı kendini. Taşlardan uzaklaşamıyordu, dayadı sırtını evin soğuk taş duvarlarına. Çöktü, oturdu yere; yerde bitmiş küçük çiçeklere baktı bir süre. Nasıl da renkli ve güzeldiler… Acaba evde kimse yaşıyor mu? diye düşünmeye başlamıştı. Hiç ses yoktu etrafta, evden de ses gelmiyordu. Sanki terk edilmiş bir mahalleydi, burada hiç çocuk yok muydu? Karşısında birkaç küçük ev daha vardı, gözü onlara dalmışken bir köpek belirdi yanında. Sevdi, okşadı onu biraz. Sonra ayaklandı, evin kapısına gitmeye karar verdi. Üstünü başını düzeltirken bir yandan da birileri varsa ne diyeceğini düşünmeye başlamıştı. Karşısına birileri çıksın mı istiyordu yoksa çıkmasın mı? 

Korkarak merdivenleri çıkmaya başladı,  hem biri olsun istiyordu hem olmasın. Hem içeri girmek istiyordu hem kaçmak… Yavaş adımlarla yine o eski taş duvarlara dokunarak evin yıpranmış ziline dokundu. O an, inşallah kimse çıkmaz, diye düşünmeye başladı. Bekledikçe umudu artıyordu kimse çıkmayacak diye. Çekinerek bir kere daha çaldı zili, merdivenlere oturdu sonra. Umduğu olmuş, evden kimse çıkmamıştı. 

Soğuk merdiven taşları üzerinde etrafı izledi bir süre. Ne bekliyordu? Yıllar önce ölümüne sebep olduğu can arkadaşının ailesini görüp onlardan özür dilemeyi mi? Yılların acısını hafifletmediğini, suçluluk duygusunun geçmediğini anlatmayı mı? O bahçede beştaş oynadıkları taşları hâlâ cebinde taşıdığını söylemeyi mi? Ne bekliyordu? Cebindeki o taşlardan kurtulup hafiflemeyi mi? 

Evden kimse çıkmadı, o da cebindeki taşları merdivenin her bir basamağına tek tek emanet etti ve gözyaşlarıyla koşarak oradan uzaklaştı. Cebindeki taşları bırakmıştı ama o taşların ağırlığından kurtulamamıştı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?