taziyesi hiç kabul edilmeyen
o yalnız yasların sahiplerine… 

Pencere pervazındaki yer yer kabarmış ama bir türlü dökülememiş beyaz boyanın kenarına bastırıyorum tırnağımı. Henüz doğmamış günün mürekkep rengi ışığında o pürüzlü kabuğu kazımak, evdeki sessizliği bozan tek yaşam belirtisi. Boya çatırdayarak ufalandıkça altından çıplak ahşap ortaya çıkıyor. Düşünüyorum da şimdiye kadar başkalarının kederine ortak olmayı iyi bildim. O uysal başı öne eğik taziye duruşunu takınmayı, fısıltıyla konuşmayı, cenaze evinde fincanları toplarken doğru kelimeleri arar gibi yapmayı, kuruyan boğazımı yutkunarak saklamayı… Fakat bu sabah tırnağımın altına dolan beyaz boya kalıntılarıyla birlikte, kafamın içinde günlerdir çınlayan cümle göğsümün ortasına sıcak bir katran gibi yayılıyor. 

“Bu zamana kadar tuttuğum tek gerçek yas kendim için olandı…”

Bu öyle bir şeydir ki töreni, yan yana dizilmiş çelenkleri, ağıt yakan kalabalıkları yoktur. Bir başkası öldüğünde odalar dolusu insan vardır etrafında, sırtını sıvazlar ve zamanın her şeyi unutturacağına dair teselliler fısıldarlar. Oysa insanın kendi eski hâline, bir zamanlar boyun eğmeyen, pazarlıksız yaşayan, henüz kırılmamış kadına tuttuğu yasın taziyesi olmaz. Çünkü kimse o an, kendi cenazenden sessizce kalkıp mutfağa çay koymaya gittiğini anlamaz bile. Birileri incinmesin diye kelimelerini yontarsın, birilerinin huzuru bozulmasın diye kendi sınırlarından adım adım geriye çekilirsin. Ama sonra anlarsın ki güç dedikleri şey meğer insanın kendi kemiklerini bir havanda, yavaş yavaş ufalamasından başka bir şey değilmiş.

Pervazın kalkmış boyasına biraz daha yüklendiğimde kasıklarımın tam ortasında oturan o tanıdık soğukluğu hissediyorum. Dışarıdan bakan hiçbir gözün göremeyeceği, hiçbir muayenede adı konmayacak ama bir kadının ne zaman, hangi susturulmuşlukla oraya yerleştiğini çok iyi bildiği ağır ve pürüzsüz bir taş… Sessiz kalmanın, kanayarak devam etmenin ve kendi gövdesini başkalarının konforu için bir kalkan gibi öne sürmenin, seneler içinde yer etmiş izidir bu. O taş oradayken yürünür, masalar donatılır, bir çocuğun saçları taranır ya da bir adama gülümseyerek cevap verilir. Kimi zaman içindeki o sert kayaya çarpa çarpa, kimi zaman da yok sayarak yaşamayı öğrenirsin.

Tırnağımın ucuyla ahşabın çıplak etine kadar dokunuyorum. Ama artık kabuk kabuk dökülen sadece eski bir boya değil, taş gibi ağır ama yine de kanatlanmak isteyen, yasını tutmuş o kadın. Taşın az da olsa yerinden oynadığını, göğsüme ilk defa buz gibi ama keskin bir nefesin dolduğunu hissediyorum. İçimde bir kapı açılıyor. İçeride bir kapı açılıyor… Ayak sesleri koridora dökülüyor.

Ayaklarım beni kendiliğinden mutfağa götürüyor. Ekmeği tahtaya koyup bıçağı sert kabuğuna bastırıyorum. Elimin her hareketiyle etrafa küçük kırıntılar saçılıyor. Ahşabın çatlaklarına, fayansın soğuk aralıklarına, hırkamın örgülerine, avcumun çizgilerine… Kırıntıları temizlemiyorum, öylece bırakıyorum. Masaya oturuyoruz. Çaydan bir yudum alınıyor, peynir uzatılıyor, günün o kaçınılmaz çarkı hiç aksamadan dönmeye başlıyor. Karşımda oturan, çiğneyen, yaşayan insana buğusu tüten bir bardağın arkasından bakıp, hiçbir şey olmamış gibi susuyorum.

Kahvaltı bitiyor, sandalye geriye çekiliyor, palto giyiliyor, anahtar şıngırtısı ve dış kapının o ağır kapanış sesi dolduruyor evi. Kilit tık edip sürgü yerine oturduğunda sırtımı kapıya yaslayıp, tırnağımın arasına dolan boya kalıntısını yere üflüyorum. Yüzümdeki ifadesiz maskeyi son kez düzeltip kendi cenazemden topuklarımın üzerine basa basa çıkıyorum.

Bu yazı sana ne hissettirdi?