Perşembe, Temmuz 30, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Bir Gün Unutsak Mutluluğu…

O gün, meydandaki kahvehanenin büyük şemsiyeleri bile sıcağı kesmeye yetmiyordu. Tüm efrat oturduğu yerde üfleyip püflerken bugünün de her zamanki durağan günlerden biri olacağını zannediyordu. Herkesi peşine takıp sürükleyecek o çığ düşmeden hemen önce arkada ince ince çalan Mediha Şen’in sesine karışan hafif bir sessizlik oldu. “Acımasız ağını şimdi örüyor zaman…” derken sözlerin ardına saklanmış bir rüzgâr esti hafiften. Kıyamet kopsa umurunda olmayacak mahallenin kumarbazları bile bu hafif serinlikten etkilenmiş olacak ki birkaç saniyeliğine de olsa bataktan kafalarını kaldırıp derin bir oh çektiler.

Ben oyun oynamaya gelmezdim buraya. Benimki öğlen vakti dükkânı öylece kapatıp şöyle bir hava almaya çıkmaktan ibaretti sadece. Mahallede bir tur attıktan sonra kendimi bildim bileli buranın sahibi olan Nazım Abi’ye uğrar, bir çayını içerdim. Sonra da evli evine, köylü köyüne…

Ama o gün Nejat Abi birden “Bizim Ercan’a bak hele, ne yazmış o arabanın üzerine?” diye yaygarayı koparınca başımı çevirdim. Ercan’ın simitçi arabasını gördüm ilkin. “Ne yazmış?” diye sormama fırsat bırakmadan bizim telaşlı fırıncı ayağa fırladı, ben de peşinden tabii. Arabaya yaklaşınca da ortalığı birden ayağa kaldıran o yazıyı gördüm. Ercan, eğri büğrü yazısıyla bir defter kağıdına kocaman harflerle şöyle yazmıştı: ASKIDA MUTLULUK.

Nejat abi bıyık altından güldü. “Ulan Ercan!” dedi “Yılların fırıncısıyım askıda ekmeği, askıda simidi biliriz de mutluluk ne ara askıya düştü?” Ercan mahcup mahcup başını kaşırken “Nejat Abi,” dedi kısık bir sesle “sabah, hanımdan hayırlı bir haber aldım da içim içime sığmadı. Dedim bugün benden simit alan herkes güler yüzle gitsin. Parası olmayan da şu yazıya baksın, içi ısınsın.”

Kahvehaneye döndüğümüzde muhabbet uzadı gitti. Kimisi “Amma romantik işler,” dedi kimisi “Bizim buraların bile çivisi çıktı, mutluluk kâğıda mı kaldı?” diye söylendi. Yan masadakiler de bana dönüp “Sen ne diyorsun bu işe?” diye laf atınca hafif bir kaşıntı gibi kendini hatırlatan o ağır huzursuzluktan olacak ki “Böyle çocukça avunmalarla mı vakit öldüreceğiz artık? Bırakın Allah aşkına!” diye kestirip attım.

Oysa içten içe, ne zamandır orada durduğunu bilmediğim o gri boşluk acıyordu. Hayatımda hiçbir şeyin yolunda gitmediğini hissettiğim, sabahları dükkânın kepengini bile sırf mecburiyetten kaldırdığım zamanlardan birindeydim. İnsanların böyle küçük şeylerden büyük anlamlar çıkarması bir türlü gitmeyen o eksiklik hissini daha da büyütüyordu. Ama Nejat Abi fırına dönünce bu fikri büyüteceği kadar büyüttü. Ertesi gün fırının önüne eski bir ahşap kutu yerleştirdi, üzerine de kocaman ama daha düzgün harflerle aynı yazıyı yazdı. ASKIDA MUTLULUK. Yanına da bir deste boş kâğıtla kalem bıraktı. Çıkardığı işten memnun kalıp da gevrek gevrek gülerken “Mutlu olan buraya yazıp atsın, mutsuz olan da nasiplensin,” dedi.

Bizim buralarda âdet haberlerin dilden dile yayılmasıydı oysa. Birinin evladı evlense, biri iş bulsa kahvede herkese çay ısmarlanır müjde de öyle verilirdi. Ama günler geçtikçe askıda mutluluk tuhaf ve yazısız bir kurala dönüştü sanki. Mahallelinin de huyu değişti, artık kimse mutlu bir haber aldığında bunu göğsünü gere gere anlatmıyordu yüzümüze. Gidip sessizce o ahşap kutunun içine bırakıyorlardı sevinçlerini. Bense haberleri birbirleriyle fısır fısır konuşan, artık bana hepten yabancı gelen insanlardan öğreniyordum. “Fırının önündeki kutudan askıda mutluluk çektim bugün, bizim manifaturacının kız üniversiteyi kazanmış,” diyorlardı mesela. Ya da emektar terzinin borcunu bitirdiğini, berberin çırağının sevdiği kızdan nihayet bir gülüş koparabildiğini hep o kutudan çekilen kâğıtları konuşan başkalarından duyuyordum.

Günler geçtikçe askıda ekmekler azalmaya, kutunun önü iyice hareketlenmeye başladı. Öğle sıcağında fırının önünden geçenlerin kutudan bir kâğıt çekip okuduktan sonra yüzlerinde beliren o ani ve beklenmedik tebessümü uzaktan izledim. Buraların o dar, sıkışmış havası içinde fırının önündeki küçük ahşap kutu sanki başka bir dünyaya açılan gizli bir pencere gibiydi. İçten içe öyle merak ediyordum ki ne yazdıklarını. Yine de herkesin içinde o kutuya elimi uzatmaya utanıyordum. Gururum, merakımın önünde aşılmaz bir duvar gibi dikilmişti.  

Şaşılacak şey değildi ama günden güne, gururumun duvarlarını içten içe kemiren bu merak galip geliyordu sanki. En nihayetinde o gece içimdeki huzursuzluk beni yatağımdan çıkarmaya yetti. Saat gece yarısını çoktan geçmişti, sokaklarda in cin top oynuyordu. Fırsat bu fırsat ceketimi omzuma atıp sessizce fırının önüne doğru yürüdüm. Sokak lambasının soluk sarı ışığı tam da ahşap kutunun üzerine vuruyordu. Etrafıma bakındım, kimsecikler yoktu.

Yavaşça kutuya yaklaşırken kalbim sanki büyük bir suç işliyormuşum gibi pır pır ediyordu. Elimi kutunun içine daldırıp parmaklarımın ucuna gelen ilk küçük kâğıt parçasını sokak lambasının ışığına doğru tuttum. Eğri büğrü bir el yazısıyla sadece iki cümle yazıyordu ama okuduğum an göğsümün ortasındaki o kaskatı taşın hafifçe yerinden oynamasına yetmişti. “Yaşadığımız bu yerde her şeyin yolunda gittiği yalanına inanmış gibi yapmaktan çok yoruldum. Bugün değil ama bir gün unutsak mutluluğu, yokluğuna alışmak kaç gün sürer?”

Rüzgâr sertleşti, fırının tabelası hafifçe gıcırdadı. Kâğıdı parmaklarımın arasında sıkıştırırken birbirinin üstüne binen evlere, ışığı sönmüş pencerelere ilk kez görüyormuş gibi baktım. Mahalle bu büyük sessizlik içinde istemeden de olsa kendini ele vermiş, bir itirafa dönüşmüştü sanki. Kararımı vermiştim, artık benim de bir şeyler yazmam gerekiyordu ama ne kâğıt ne de kalem vardı yerinde. Nejat Abi belki de gece gece kimsenin mutlulukla bir işi olmayacağını düşünmüştü. Ama şimdi pes etmek olmazdı, alelacele ceplerimi yoklayıp bir market fişi buldum. Ceketimin iç cebinden kalemimi de çıkarıp arkasındaki boşluğa tek bir satır karaladım. Utanmayı, gururu, ne derler korkusunu orada bırakıp kendi kağıdımı kutunun içine attım. Hayatımda ilk kez bir sonraki günün öğle sıcağını ve o kutunun başına gelip de benim kâğıdımı çekecek insanı merak ederek eve doğru yürüdüm…

Ezgi Aksoy
Ezgi Aksoy
Profesyonel hayatının büyük bir kısmını klavye başında içerik yazarı olarak geçirdi. Ancak onun için asıl mesai, uzun zamandır yazmaya ara verdiği ama şimdilerde yeniden buluştuğu şiirleri. Yazmanın iyileştirici gücü olduğuna inanıyor. En büyük ilhamı ise biricik oğlu.

POPÜLER YAZILAR